Geçen gün orta okul lise yıllarında tutmuş olduğum kopuk günlüklerim ve özlü sözler ajandalarımın arasında bulduğum bir yazıyı buraya yazmak istedim. Çünkü bulduğum tarih, tam da yazının yazıldığı günün seneler öncesine aitti. Üniversitede çok sevdiğim bir arkadaşımın doğum günü için yazmış olduğum bir yazı bu. Şuan kendisiyle görüşmüyoruz, hayır küs değiliz, ama her küs olmayan arkadaş görüşüyor önermesi doğru bir önerme değildir her zaman.
Ben yazıyı severek okudum,o zamanlar ki eğlenceli(!) ve toy uslubuma bakıp böyle şeyler de yazabiliyormuşum bir zamanlar dedim. O zaman buraya da yazayım da tam olsun! Baktıkça büyüğüme şükrederim:)
"İlk defa yazmıyorum ama ilk defa yazdıklarım okunuyor. Bu yüzden içsel bir RTÜK ile karşı karşıyayım. Öyle her önüne gelene içini dökemez insan. Dökse de dökemez, dökmemeli de. Neden? Çünkü ileride aleyhine dedil olarak kullanılabilecek herşey sende kalmalıdır ki delil olarak kullanılmasın. İyisi mi bu gerzekvari geyiği bir yanda kızartalım, asıl meseleye zıplayalım. Ben doğum günlerini hiç sevmem çünkü yaz çocuğuyum. Hayatım yazmakla geçmiyor Allah'tan. Ama doğum günlerine karşı hep buruk bir sızım vardır, var olacaktır. Hayatta beklentilerin karşılanmamasından daha kötü bir şey varsa o da beklentiyi beklemektir. Nedir bu hemen açıklayayım. Herkesin doğum gününü kutlayıp, binbir süprizler artı hediyeler hazırlamak ve sonucunda sıra sizinkine geldiğinde yaz tatili dolayısıyla kar tatiline maruz kalmak! Bu yüzden sinirsel bir kıskançlıkla yaklaşırım doğum günü tam da okula rastlayanlara. Gerçi burada dili geçmiş zaman kullanmaya başlamanın geldi de geçiyor vakti. Çünkü yaşı Kemal'e eripte Kemal ile hala tanışamamiş bir genç kızın bundan daha önemli saplantıları olmalı günümüzde değil mi? BBG yerine Avrupa Film Festivali'ni izlemeli, okşa okşa veya what it means yerine ağzında buram buram Anadolu'mun Jazz'ı olmalı. Nedir doğum günlerini bu kadar çekilmez yapan hemen söyleyeyim örtmenim, kaç yaşında olduğunu yeniden hesaplamaya çalışmak ve bu sorunun cevabını hiçbir zaman tam olarak bulamamak. Ya bir fazla ya bir eksiktir. Bu bir yaklaşık sonuç herkese göre değişir, izafidir. O yüzden asla bir yaşta olamazsınız. Handikap her geçen sene daha beter kolonileşir ve artık canınız fena halde sıkılır bu hesabı yapanlara. Oysa her kadın 40'ında menapoza girmez. Bazıları daha bile erken girebilir. Sizin doğdunuz gün neden bu kadar önemlidir? İyiki doğdun aman ne iyi ettin de doğdun, bak senin genler iyiki mayoz geçirdi biz de mutlu mutlu yaşıyoruz. Annelerin doğum esnasında yaşadıkları çileyi her sene üzerinde mumlar olan bir pastaya kutlamak zorunda oluşu hiçbir ileri zekalı doğum günü manyağının aklına gelmez ne yazık ki.İddia ediyorum hayatında ilk defa böyle bir hediye alıyorsun ve yine iddia ediyorum hayatında bir daha böyle bir hediye alamazsın. Ben de almam zaten:) Eee, güzelim sevgi emektir, bir dükkana girip bir bez parçasına para saymak değil!"
Not: Tesellim Ayşenur bu hediyeyi beğenmişti.
Friday, November 18, 2011
Friday, November 11, 2011
Küçük Hayatlar
Yangın kavmindeniz,
ne giysek alev
Hulki Aktunç
Bazen ne kadar küçük hayatlar yaşandığını unutuyor insan. Sonra gördükleri bu anıyı toz tutmuş klasörlerden çekip çıkarıyor. Hayaller, beklentiler, sevinçler, üzüntüler, acılar her şey küçük oluyor böylesi hayatlarda. Büyük bir şey beklemiyorsunuz asla, beklemeye cesaretiniz olduğunda da başkaları büyük bir iştahla yerle bir ediyor iskambil kağıtlarından yaptığınız kulenizi.
Sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş bir çemberin içerisinde duvarlara çarpa çarpa sonunda ilerlemeye de korkar oluyor insan. Tek tesellim böylesi hayatlardaki arama kurtarma timi olan küçük mutluluklar.
Korkunç bir işe kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar geriye döndürülemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini kendine kabul ettirmeli.
Yolları Çatallanan Bahçe-Ficciones Hayaller ve Hikayeler-Jorge Luis Borges
Thursday, November 3, 2011
NoteEco: Yazdıkça ormana dönüşen defterler...
Sonbaharın benim için vazgeçilmezlerinden biri de kırtasiyelerdir. Okulların açılmasından sonra rengarenk kalemler, boy boy defterler, mis kokulu silgilerle dolu bir kırtasiyede saatler geçirebilirim. Bir de üniversiteden beri bir alışkanlığım var. O zamanlar akıllı telefonlar hayatımızı henüz işgal etmediğinden belki de, günlük yapacaklarımı, sınav tarihlerimi, arkadaşlarımın doğum günlerini gibi benim için önemli ayrıntıları not etmek için hep çantamda bir not defteri taşırım. Yolculuklara çıkmadan önce gideceğim yerler hakkında bilgiler, değişik yemek tarifleri, kitaplarda okuduğum güzel sözlerde eklenmeye başladıkça artık boyutları giderek büyüyor defterlerin. Bu sene de rahat kullanabileceğim büyükçe birtanesi için birçok kırtasiyeye baktım. Aralık sonuna doğru çeşitleri çoğalacaktır muhtemelen ama ben tam istediğim gibi, yani kenarı spiralli-ki böylece arkaya katlayabiliyorum-, lastikle kilitlenebilen ve yanında kalemi bulunan sert kapaklı yeni not defterim tam bir çevre dostu! Nasıl mı? Kendileri yazmış, ben de size yazayım dedim. El yazınızdaki her harf yeşil bir yaprağa dönüşüyor! Bakalım arkasında başka hangi faydalı bilgiler var yeni defterimin,
NoteEco defterleri FSC kağıt ormanları sertifikasına sahip kağıtlardan üretiliyormuş ve defterleri üretmek için ekilen ağaçlardan kesilen her biri yerine yenileri ekiliyormuş. Bitki özlü matbaa mürekkebi ile basıldığı için de doğaya elinizden gelen en büyük desteği vermiş oluyorsunuz.
Önde ve arkada iki adet cep mevcut. Son 8 yaprağı ise 4 lü şekilde perforajlı. Yani ufak birşeyi not edip sayfayı yırtmak istediğinizde sayfanın tamamı yerine 4'te birlik kısmını kullanabiliyorsunuz.
| Organik notebook :) |
Tuesday, November 1, 2011
Porto Corsa
Ne yemeklerine, ne gezmesine sanırım asla doyamacağım bir ülke İtalya. Pazar günü yiğenim Arda ile birlikte izlediğim Arabalar 2 filminde Pixar dahilerinin özene bezene yarattıkları hayali İtalya kıyı kasabası olan Porto Corsa bana bunu bir kez daha hatırlattı. Monaco'yla Amalfi kıyılarını sentezleyerek yaratmışlar o eşsiz güzelliği, bunu da eve gelince baktığım sevgili pixar wikisinden öğrendim.
Porto Corsa olamasa da, Amalfi'ye gitmek farz oldu benim için. Dünya gözüyle şuraları da görürüm inşallah.
Ben gidip daha güzellerini çekene kadar -umarım bu yaz gerçekleşir bu hayalim mesela :) - bunlara bakıp iç geçireceğim sanırım.
Porto Corsa olamasa da, Amalfi'ye gitmek farz oldu benim için. Dünya gözüyle şuraları da görürüm inşallah.
| (wikipedia dan Amalfi Katedrali) |
Özellikle şu blogdan sonra daha bir kabardı içimdeki istek.
(bknz: http://hayatiminrenkleri.blogspot.com/2009/12/guney-italya-amalfi-kylar.html)![]() |
| (wikipedia dan panoramik Amalfi kıyıları) |
Wednesday, October 26, 2011
Esnemeyen şey kırılır!
![]() |
| http://tylertarver.files.wordpress.com/2010/02/broken_pencil-sized.jpg |
Çeşit çeşit insan vardı, bunu daha önce de yazmıştım. Ama bu yazının başı için ufak bir hatırlatmayı kendime borç saydım. Şimdi de borçları ödeme vakti!
Kimi insan çevresinde olan olaylara karşı dimdik ayakta durur, hiçbir güç onu yıkamaz, bazen duygusuzluğudur bunun sebebi bazense içindeki dayanma gücü. Bu esnada başka insanların içinde fırtınalar kopar, depremler olur, ve onların hassas bünyeleri bu sarsıntılara dayanamaz ve oldukları yere yıkılıverirler. Ayakları sağlam bassa da, içinde birşeyler yıkılıp gider.
Şimdi ben merak ediyorum haliyle. Ziya Paşa bir söz söylemiş ya hani " ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz" diye. Ben de lafa değil işe bakıyorum. Her sanatçı kendinden bir parça mı katmış acaba eserlerine diye düşünmeden edemiyorum. Sonra internete bakıyorum, bunları görüyorum.
Önce buna bakıyorum
![]() |
| http://www.e-haberajansi.comdan |
![]() |
| http://www.gercekgundem.com/ dan |
![]() |
| http://www.gercekgundem.com/ dan |
Kendinize benzetmeseniz yaptığınız işi olmaz mı diye soruyorum. Azrail'i bile kıskandırıyorsunuz.
Ablamlar İzmit'te oturuyor. Ablamın ( Ailemizin Heredot'udur kendisi-Ama Milli Eğitim Bakanlığı ona tarih öğretmeni diyor) öğrencileri arasında 1999 depreminde 5 yaşında göçük altından günler sonra kurtulan bir kız var. Ablam bunu öğrendiğinde soruyor, "Peki hatırlıyor musun olanları? Psikolojik yardım falan aldın mı?". Kız cevap vermeden arkadaşları cevaplıyor "Hocam bu zaten biraz kafayı sıyırmış o yüzden" diye. Kız hatırlamıyormuş pek birşey. Bu belki de onun en büyük şansı.
Dün ablamla telefonda konuşurken benim de tanıdığım bir arkadaşının bir hikayesini anlattı. 15 Ağustos 1999 da evlenmiş, Adapazarı'lıymış Oya Abla. Evlendikten sonra 2 gün İstanbul'da kalıp, daha sonra balayına gideceklermiş. Ama 16 Ağustos gecesi olan depremden sonra, balayı yerine sevdiği tanıdığı insanların cenazelerine gitmiş. Dayısının ailesinden geriye kimse kalmamış. Buraya kadarı soğuk kanlılıkla birçok insandan dinlediğimiz birçok hikayeye benzer belki de. Ama ablam "Biliyor musun Oya'nın hiç düğün fotoğrafı yokmuş" dedi. Ben de "Ama neden, depremden önce evlenmemiş mi?" diye sordum. Düğün fotoğraflarını çeken fotoğrafçının Adapazarı'ndaki dükkanı da depremle yerle bir olmuş meğer. Adam bir sene sonra bir fotoğraf yollamış Oya Abla'ya. Öyle arka fonu falan olmayan, tesadüf eseri o enkazda bulduğu bir negatiften sağlam çıkartması mucize olan sadece bir fotoğraf. Gerçi Oya Abla için o da pek mühim değilmiş sanırım, zira kendi düğünü ve olmayan balayı hakkında konuşmayı hiç sevmezmiş, o zamanları hatırlamak bile istemiyormuş. Tıpkı lise sonsınıfta bizim sınıfa gelen depremzede arkadaşım gibi. Zira onunda doğum günü olan 17 Ağustos, arkadaşlarını, sevdiklerini ve severek yaşadığı yeri kaybetmesine sebep olan asla hatırlamak istemediği bir gün.
24 Ekim sabahı da çalıştığım binada bulunan bir kadın bir öğretmenden bahsetti. 4 sene beklemiş tayin için. 6 ay önce ( yanlış hatırlamıyorsam) sonunda Van'a göreve gitmiş. 23 Ekim günü ise bu sefer babası kızın cenazesini almaya gitmiş Van' a.
Mühendisiz ya biz serde, okuduk bazı şeyleri. Bilmeyenler de hala okuyup öğrenebilir. Belki bu saatten sonra geri getirmez yitirilenleri ama engel olur ileride yaşanabilecek felaketlere.
Wednesday, October 19, 2011
İlk Beş Kelime
Çok anlamlı mı değil mi bilemiyorum ama gördüğüm zaman buraya koymak istedim hemen. İlk gördüğünüz 5 kelime sizi ifade ediyormuş söylenene göre. Ben yaptım gördüklerimi imajın altına yazayım ki sizi etkilemesin. Bakalım algınız size neleri seçtiriyor?
Benim gördüklerim : Sebep, Zevk, Sms (sayılır mı bilemedim bir tane de joker koyacağım o yüzden sona), Mucize, Kahve, Üzgün
Yorumuma gelince:
SEBEP:Bir zamanlar bir arkadaşım bana, "Neden?" diye sorduğunda kaçamak cevap verdiğimi ama "Sebep?" diye sorunca gerçeği söylediğimi söylemişti. Bu yüzden zamanın ötesinden gelen bu kelimeyi kendimle özdeşleştirebilirim gerçekten.
ZEVK:Tatillerde genellikle dinlenmeyi tercih edenlerdenim. Yani duracell tavşanı gibi ordan oraya gezmek, benim için sadece yurtdışındaysam mümkün ( en azından şimdiye kadar bu böyle oldu). Ama dinlenirkende, herşey elimin altında olur, hatta bu nedenle bir seferinde kuzenim bana "bayan keyif" sıfatını layık görmüştü. Eh o zaman, hayattan zevk alanlardan kümesinde yer almadığımı inkar etmeyeceğim.
SMS: Ben bu seçimimi çok sevmedim itiraf ediyorum. Yani sürekli mesaj atan biri sayılabilirim ama beni temsil edecek bir özellik gibi görmüyorum kısa mesajlarımı. Ya da öyledir, bunun yorumunu da arkadaşlarım onaylar belki:)
MUCİZE: Kesinlikle doğru bir seçim! Hayatta mucizelere her zaman inanmışımdır. Çoğu zaman kendim için gerçekleşmesine pek ihtimal vermem ama beklemekten de asla yorulmadım. Hatta bazıları için çok uzun süredir bekliyorum.
KAHVE: Filtre, French Press, türk kahvesi... Pişirme yöntemi ne olursa olsun, içindeki aroma çok ya da az fark etmez, kahve gerçekten vazgeçilmezim. Bir gün kendi evim olduğunda alacağım ilk şey bir kahve makinası olacak sanırım!
ÜZGÜN: Joker olarak seçtiğimde, çıka çıka böyle birşey beklemesini beklemiyordum gerçekten. Cumartesi günü Burak'ın benim için söylediği şeyler sanırım bu kelimeyi de ister istemez sineye çekmemi neden.
Benim gördüklerim : Sebep, Zevk, Sms (sayılır mı bilemedim bir tane de joker koyacağım o yüzden sona), Mucize, Kahve, Üzgün
Yorumuma gelince:
SEBEP:Bir zamanlar bir arkadaşım bana, "Neden?" diye sorduğunda kaçamak cevap verdiğimi ama "Sebep?" diye sorunca gerçeği söylediğimi söylemişti. Bu yüzden zamanın ötesinden gelen bu kelimeyi kendimle özdeşleştirebilirim gerçekten.
ZEVK:Tatillerde genellikle dinlenmeyi tercih edenlerdenim. Yani duracell tavşanı gibi ordan oraya gezmek, benim için sadece yurtdışındaysam mümkün ( en azından şimdiye kadar bu böyle oldu). Ama dinlenirkende, herşey elimin altında olur, hatta bu nedenle bir seferinde kuzenim bana "bayan keyif" sıfatını layık görmüştü. Eh o zaman, hayattan zevk alanlardan kümesinde yer almadığımı inkar etmeyeceğim.
SMS: Ben bu seçimimi çok sevmedim itiraf ediyorum. Yani sürekli mesaj atan biri sayılabilirim ama beni temsil edecek bir özellik gibi görmüyorum kısa mesajlarımı. Ya da öyledir, bunun yorumunu da arkadaşlarım onaylar belki:)
MUCİZE: Kesinlikle doğru bir seçim! Hayatta mucizelere her zaman inanmışımdır. Çoğu zaman kendim için gerçekleşmesine pek ihtimal vermem ama beklemekten de asla yorulmadım. Hatta bazıları için çok uzun süredir bekliyorum.
KAHVE: Filtre, French Press, türk kahvesi... Pişirme yöntemi ne olursa olsun, içindeki aroma çok ya da az fark etmez, kahve gerçekten vazgeçilmezim. Bir gün kendi evim olduğunda alacağım ilk şey bir kahve makinası olacak sanırım!
ÜZGÜN: Joker olarak seçtiğimde, çıka çıka böyle birşey beklemesini beklemiyordum gerçekten. Cumartesi günü Burak'ın benim için söylediği şeyler sanırım bu kelimeyi de ister istemez sineye çekmemi neden.
Monday, October 17, 2011
Artiste Bağlamak
"Snickers"cığım, benim hayatımda bir flake olamazsın ama yine de severim seni. Ellerine sağlık, reklamını da çok beğendim. Cidden açlığı yatıştıracak derecede dolu dolu bir çikolataya da böyle iki assolist yakışırdı. Reklamın en bomba sahnesi olan Muazzez Abacı'nın düşmesini tekrar tekrar izleyebilelim diye buraya da koydum. İyi seyirler..
Bir de son olarak, snickers bu divalar reklamını önceden de yapmış. Onu da izleyin bence, eksik kalmasın.
Bir de son olarak, snickers bu divalar reklamını önceden de yapmış. Onu da izleyin bence, eksik kalmasın.
Tanrı Aretha yı korusun!
Subscribe to:
Posts (Atom)







