Sunday, June 24, 2012

Loop to Infinity!


Buy a new dress for the wedding
Buy a new pair of shoes matching the dress you've bought
Go to someone else's wedding to wear things you've bought
Buy a new pair of shoes for yourself
Relieve for a while!

Tuesday, June 12, 2012

The Espresso Book Machine



Hala elektronik kitaplara alışamamış ve kağıt-kalem bağımlısı biri olarak, kitaplarımı hep basılı halde okumayı tercih ederim. Sevdiğim cümlelerin altını çizmeyi, gittiğim her yere onları da götürmeyi,özledikçe beğendiğim kısımlara tekrar göz gezdirmeyi çok severim. Bu kadar kitap sevdalısı biri olarak bir kitap makinesi görünce önce şaşırdım, sonra da bunu dünya aleme duyurayım dedim.

The New York Times'te yayınlanan bir habere göre, oğlunda bipolar* rahatsızlığı olan bir annenin, oğlu gibi bu hastalığa yakalanmış insanlara ulaşmak adına yazdığı kitabının yerel kitapçılardan ötesine ulaşmasına sağlamış bu yöntem.

İlk olarak Dünya Bankası'ının kitapevine kurulan Espresso Book Machine, yazıcı ve tarayıcı üretimiyle tanınmış Xerox firmasınında ortaklığıyla içlerinde Londra, Tokyo,Amsterdam, Birleşik Arap Emirlikleri, Melborne, Mısır gibi yerlerin de bulunduğu 70'in üzerinde kitapevine ve kütüphaneye daha kurulmuş. 


Avantajlarına gelince, 

- Öncelikle, sadece kişilerin istediği kadar kitap basılıyor. Böylece kağıt masrafı azaldığı için hem fiyattan tasarruf ediliyor, hem de çevreye verilen zarar indirgenmiş oluyor.
- Kargo ve ulaşım ücretlerinden de kurtulmuş oluyoruz.
- Basımı artık yapılmayan kitaplara da ulaşmak bu sayede mümkün oluyor.
- Özellikle okul kitapları veya ders notları açısından bakıldığında öğrenciler için daha ekonomik olacağı da kesin.
- Tıpkı yukarıda sözü edilen İrlanda'lı anne gibi dünyanın birçok ülkesinden farklı yazarların kitaplarına da bu sistem sayesinde kolayca ulaşılabiliyor.

Basım evleri bu işe ne der bilmiyorum, cebine daha az gireceği için bu işe sıcak bakamayan insanlar olacaktır elbette ama yine de kullandığı yerlerden birinin de bizim ülkemiz olmasını diliyorum.


*Aynı insanda birbirine karşıt iki aşırı ruh halinin dönüşümlü olarak ortaya çıkmasıyla tanımlanan ağır bir duygusal rahatsızlık

Okumak istiyorum ben ya!!

 Ya bu koltukta,


Ya da daha da güzeli bu güzel oda da;




Çok okuyasım var bu aralar. Evde oturup, ya da Elif'le hayalimiz olan Akçakoca'da balkonda ayaklarımızı manzaraya karşı uzatıp, düşünme pijalarımı giyinip bütün başucu kitaplarımı okumak istiyorum biranda. Yetişemeyecekmişim, hepsini bitiremeyecekmişim gibi geliyor çünkü. Bir de sıcaklar mahvedecek bu sene gibi hissediyorum. O yüzden iyisimi serin bir yer bulup, okumaya başlamak.

Alakasız oldu ama, İkea'ya yolum düşer düşmez de bu abajurdan yapma girişimlerime başlayacağım. Önce abajuru almak lazım malum. Renkli düğmelerden bir de çanta yapma planım vardı, belki onu da hayata geçiririm bu arada.



Thursday, May 31, 2012

Şimdiki Çocuklar Bir Harika(!)



Ben 8 yaşındayken, kendi halinde bir semt ilkokuluna yürüme mesafesinde gidip gelmiş bir öğrenci olarak, İngilizce bildiğim tek tük cümleler ile adımı söyleyebilir, evet ya da hayır diye cevap verebilirdim ancak.

Dün akşam dut ağacına tırmanmış yiğenim Arda'yı kandırıp eve çıkardıktan sonra ( ki bunu başarmak için onunla marketin meyve reyonuna uğramamız gerekmişti- ne de olsa manavın kasasından alacağınız meyveler ağaçtakilerden daha az tehlikeliydi, ya da biz öyle sanıyoruz) yemek yerken klasik günün nasıl geçti muhabbetine başladık. Birden Ayça (abimin kızı olur yaşı da henüz 3! ) "Hala şaşırsa!" dedi. Ben de şaşırma ifadesi yaptım, tabii bu şaklabanlıklarım başka sıfatlarla biribirini takip etti. Üzül, sevin, mutlu ol, kork. İnanın yazıldığı kadar kolay değil bunlar. Önce şaşırmak için nelere şaşırdığınızı düşünüyorsunuz, sonra da surata o ifadeyi yerleştirmeye uğraşıyorsunuz. Ayça bu ifadeleri Türkçe söylerken, Arda da, kolejde okumanın verdiği ve İngilizce'ye olan yoğun ilgisinden ötürü bored (sıkılmış), suprised (şaşırmış), afraid (korkmuş) demeye başlamıştı ki dizzy de ben koptum. Ve yazımın başındaki yıllara döndüm. İlkokuldayken lambadayı Komefeşura koinçura kame foşera diyerek anca söyleyebilen ben, dizzy kelimesinin baş dönmesi demek olduğunu ise ancak üniversiteden sonra öğrenmiştim. Bu şokla birlikte başı dönen insanı nasıl taklit edebileceğimi bulamadığımdan oyuna da hala otoritesini kullanarak son verdim.
http://blog.talkingphilosophy.com



Aziz Nesin bu günleri görse kitabına Arda'yı da ekler miydi diye düşündüm sonra. Eve gidince yine eski kitabımı raftan alıp birkaç hikayeyi okumak lazım. Kitap demişken, ben ilkokulda tam bir Jules Verne fanatiğiydim. Şimdiki çocukların elinde ise nedense hiç görmüyorum. Artık fantastik mi kalmıyor o öyküler, yoksa Saftirik'in Günlük'leri daha mı albenili bilmiyorum ama Eren'e de (ablamın oğlu) Arda'ya da bu yaz bir Jules Verne serisi almak fena fikir değil sanırım.




Thursday, May 3, 2012

Somewhere between Rome and Napoli

Güzel bir  23 Nisan tatili, üstüne İstanbul'da geceli gündüzlü yoğunluğunla enerji bırakmayan bir fuar, ardından sevdiklerimle 2 günlükte olsa tarihi bir kaçamak ve 1 Mayıs.

Aklıma takılan sorular var elbet. Televizyonda durup garipsediğim. Bu süreçte öğrendiğim çok şey de oldu. Ama aklımda takılanlardan en güzeli belki de İstanbul'la ilgili bir İtalya'nla yaptığım ufacık sohbetteki İstanbul benzetmesiydi. "Somewhere between Rome and Napoli" dedi. Bu okuduğum bir kitapta karşıma çıksa altını çizmeden geçmeyeceğim benzetmeyi ben de bu yazımın başlığına yazayım dedim.

Roma'nın tarihi ve Napoli'nin keşkemeşliğini bir arada bulunduran İstanbul'da Van Gogh'u gördüm. Onun kadar yetenekli olmadığım için yine kıskandım. Aynı zamanda hem ekvatorda hem kutuplarda olamazdım ama. O yüzden Rembrandt arkamdan ağladı.

 Taksim'de olmaktan yine her zamanki gibi mutlu oldum.

 Islak hamburgerimi yemeden yolculuğuma başlamadım.

 Tomtom Kaptan'ı merak ettim. Hem sokağı hem de camisi vardı Galata'da.

 Birgün evim olursa buralara uğramaya söz verdim kendime.
 Nihayet Kabataş'a ulaştım.

  Ve Van Gogh!

 Haftasonu; Kapalı Çarşı, Beyazıt Camii, Ayasofya, Sultan Ahmet, Dikilitaş ve 2 saatte bile bitiremediğimiz İstanbul Arkeoloji Müze'sinin oldu.







 7. yüzyıldan kalma bir yüzük için Öykü "Bak bu da ilk tektaş" diyerek beni benden aldı. Bana da fotoğrafı paylaşmak farz oldu haliyle.
 Αγιά Σοφιά,her yerden bir başka güzel.

Thursday, April 19, 2012

Üzüntü ve Muz Kabuğu

Dust in the Wind Painting Kent Whitaker
Aslında Dust in the Wind 'di bugün düşündüğüm, uzun bir ara sonrası yazısının başlığı. Ama sabah şerifleri hayrolmadı. Belki de hayroldu, yok yok, bence halloldu. Oldu işte bişeyler, uzatmamak lazım. Önümüzdeki maçlara bakacağız artık, lig daha bitmedi diye umuyorum. Kansas'tan dinleyelim ama yine de.



Dışarıda rüzgar yine iş başında, dün tozu yüzümüze gözümüze sokan Ankara Kasırga'sı, bugün yerini Yağmurlu Ankara Kasırga'sına bıraktı. Bir ara şehrime çöl havası hiç yakışmıyormuş dedim. Zaten Karadeniz'li bünyeme de çöl havasının iyi geleceğini sanmıyorum.

Ben neler yaptım, bu aralar onu yazmak istedim. Birileri merak ediyodur diye değil elbet,yazmanın bir amacı olmalı diye düşünmüyorum. Amaçsızca yazdığında daha çok anlam çıkabiliyor. Zira anlamı yükleyen çoğu zaman okuyucu.

Dali'nin resimlerini görmeye gittim ama gördüklerim sanki güzel kopyalarıydı. Çok cahilde tabirler kullanmak istemezdim ama orjinal resimleriymiş gibi gelmedi bana ne bileyim. Tekniği hakkında bir bilgim olmadığından fazla atıp tutamayacağım ama beklediğim şeyi göremedim diye özet geçebilirim. Ama Cermodern'e aşık oldum. Sabancı'da, Rembrandt' da hayal kırıklığına uğramayacağımı düşünüyorum. (Özellikle dünya gözüyle Night Watch'ı gördükten sonra). Bir de Van Gogh Alive'a gideceğim kısmetse. Ama onu da yerinde görmüş biri olarak, zaten büyük beklentilerim de yok.



Van Gogh'un yeri demişken, bu aralar bir Hollanda yazısı yazacağım üşenmezsem. Bir sene geçti üzerinden hala duruyor aklımın bir kenarında. Giderken kendime söz vermiştim, ben ordan buldan bulana kadar canım çıktı, sevgili internet kullanıcısı çekmesin aynı ızdırabı diye. Yapacağım söz!


Size de olur muydu bilmiyorum. O çizgi filmi izleyenler hala hatırlıyordur ama üzüntü ve muz kabuğunu. Bir maymun çıkıp bunu söyler gider, programda biterdi. Şimdi de ben yolluyorum balonu ve maymunu, içine bir de hayallerimi koydum .


Bu arada Tchibo'dan bileklik dokuma aleti aldım. Seri üretime geçeceğim. Sadece bileklik değil, saç bandı ve kemer de yapmayı planlıyorum. Akademisyenlik de neymiş?

Dün My Fitness Pal diye günlük yediğiniz ve içtiğiniz herşeyin günlüğünü tutabildiğiniz bir uygulamaya başladım. Başlamam ve bitirmem aynı hızla oldu. Zira günlük 1200 e yakın kalori hakkım varken ben öğle yemeği sonrası bu hakkımı doldurmuştum ve günlük yağ limitimde de 25 eksiye düşmüştüm. Bu gereksiz bilgiden sonra artık bu yazıyı da sonlandırabilirim sanırım.

Best Regards,

Seda

Tuesday, April 3, 2012

Tatil Huzuru Kapıda Mı Acaba?

Çıngır mıngır! Buyrun şöyle geçin, rahat edin..Şimdi geçenlerde Radyo ODTÜ'nün akşam programında gelen soruyla başlayan sorunumu anlatayım. Soru şu ; "Ölmeden önce mutlaka yapmanız gereken şey nedir?" Herkesin bu soruya bir cevabı vardı. Kimisi eşiyle aydan dünyayı seyretmek istiyordu, kimi en derin yarığa serbest düşüş denen bir yöntemle dalmak istiyordu, kiminin daha olmayan eşiyle ilgili hayalleri vardı. Bense ölmeden şunu da yapsam diyebileceğim birşeyi bulamamanın verdiği sinir bozukluğuyla haftalardır bu soruya takığım sanırım. Cevabını bir türlü bulamadım. 
En yakını, ölmeden mutlaka İrlanda, İskoçya ve İngiltere'yi görmek istediğimi biliyorum ama bunlar yeterli mi? Bugün birşeyi daha fark ettim. Beyaz kumlarla kaplı bir kumsalda, rengi turkuazdan laciverte kademeli olarak değişen bir denizde ya da okyanusun kıyısında uzanıp tatil yapmadan ölmek istemiyorum ben de! Sonunda rahatladım sanırım. Kararımı vermiş olduğu mutluluğu da bu güzel fotoğraflarla süsledim. Bu arada bunun için çok uzaklara gitmeme gerek olmadığını öğrenmem de beni ayrıca sevindirdi. Türkiye'de Kaputaş Plajı'da tıpkı bahsettiğim gibi bir yermiş. Ben tabii ömrü boyunca Türkiye'de yaşamış ama ülkenin güney ve batı kıyısından topu topu 5 şehir görmüş biri olarak, bu tecrübeyi henüz yaşamadım ne yazık ki. Umarım tez zamanda bu rüyama kavuşurum!


Bunlar da bonus tatil kareleri!