Bugün sevgili Google'ın inanılmaz bir Doodle'yla daha yine yeniden mutlu oldum. Wikipedia'nın söylediğine göre programlamanın temelini atan ve bilgisayar dünyasının ilk kadını Ada Lovelace'mış. Bugün bütün yazılımcıların kullandığı döngülerin temeli de bu muhteşem hanfendiden gelmekteymiş.
Yazılımla kendi çapında uğraşmaya çalışan, her gördüğü farklı kod diline merak salan benim gibi bir insan için bu yolun ilk taşlarını koyanın bir kadın olmasını öğrenmek beni şaşırtmadı diyebilirim. Her ne kadar günümüzde yazılımla çoğunlukla erkekler uğraşsa da, içinde süslü parantezler olan bir yapının bir tarafının kadınsı olmadığını asla düşünmedim!
Ada'ya sevgiler!
Monday, December 10, 2012
Thursday, November 8, 2012
Portakal Kız
“Birbirimizin geçmişine sahip olamayız, Jan Olav. Birlikte
bir geleceğimiz olacak mı, soru bu.”
Page
94
“Benim için bu dünya her zaman
büyülü bir dünya oldu, ben daha küçükken de bu böyleydi, Oslo’nun sokaklarında
Portakal Kız’ı aramaya başlamadan çok önce. Bu duyguyu basit kelimelerle
anlatmak çok zor, bu dünyayı tabiat kanunları, evrim teorisi, atomlar, DNA
molekülleri, biyokimya ve sinir hücreleriyle ilgili tüm bu modern tantanalar
olmadan önce hayal et- evet, hatta bu yerküre daha dönmeden, daha uzayda bir
“gezegene” indirgenmeden ve daha gururlu insan vücudu; kalp, akciğer,
böbrekler, karaciğer, beyin, kan dolaşımı, kaslar, mide ve bağırsaklarla
bölünmeden.İnsanın bir insan olduğu, yani tam ve gururlu bir insan olduğu
zamanlardan bahsediyorum, daha fazla veya daha az değil. O zaman dünya sadece
kıvılcım saçan bir maceraydı.”
Dünyaya bak Georg, fazlasıyla
fizik ve kimya ineklemeden önce dünyaya bak.
Page 114
“Sakın doğanın bir mucize olmadığını iddia
etme. Sakın bana dünyanın bir masal olmadığını anlatma. Bunu kabul etmeyen,
belki masal sonuna yaklaştığında anlayacaktır ancak.Çünkü o zaman at
gözlüklerimizi çıkarmak için son bir imkanımız oluyor, o zaman vedalaştığımız
ve onu terk etmek zorunda olduğumuz bu mucizeye kendimizi feda etmek için son
bir imkan.
Burada anlatmaya çalıştığımı
anlıyor musun acaba Georg? Kimse herhangi bir zamanda Eukleides’in
geometrisinden veya elementlerin periyodik sisteminden gözyaşları içinde
ayrılmamıştır. Kimse internetten veya çarpım tablosundan ayrıldığı için
gözyaşını bastırmaz. Veda ettiğimiz, bir dünya, bir hayat, masallar ve macera.
Ve sonra ayrıca gerçekten sevdiğimiz az sayıda insanla vedalaşmak zorundayız.
Page 115
“Düşün ki, herhangi bir zaman,
milyarlarca yıl önce her şey yaratılırken, bu masalın eşiğinde dursaydın ve
senin günün birinde bu gezegendeki bir hayata doğmak isteyip istememeyi seçme
şansın olsaydı. Ne zaman yaşayacağını bilmeyecektin ve burada ne kadar
kalabileceğini bilmeyecektin, ama ne olursa olsun kısa bir süreden
bahsedilecekti. Eğer günün birinde dünyaya gelmeyi seçecek olursan, sadece
bizim dediğimiz gibi zaman olgunlaşınca veya “ zaman dürülünce”, onu ve
üzerindeki her şeyi tekrar terk etmek zorunda kalacağını bilecektin. Belki bu
sana büyük bir acı verecekti, çünkü birçok insan bu büyük masaldaki hayatı o
kadar harika bulur ki sadece herhangi bir zaman bunun son bulacağını
düşündüklerinde bile gözleri yaşarır. Burada her şey o kadar iyi olabilir ki
günün birinde artık başka günlerin gelmeyeceğini düşünmek korkunç acı verir.”
“...Yüz binler veya yüz
milyonlarca yıl sonra, kısa veya uzun, bu dünyadaki bir hayatı seçer miydin?”
“Ya da kuralları kabul edemeyeceğin için bu
oyuna katılmayı reddeder miydin?”
Page
124
“Bazen biz insanlar için
sevdiğimiz bir şeyi kaybetmek ona hiçbir zaman sahip olamamaktan daha kötüdür.” Page 125
HAYATI SEÇEN ÖLÜMÜDE SEÇER.
I am the passenger
Dolu dolu gunler yasadigimdan belki de dolu dolu yazasim var anilarim burada da sursun diye...Cunku gezdim,gordum,yedim ictim ve bati yakasini sevdim sonunda..Gunluk takip ettigim moda bloglari gibi (evet burada sesli gulebilirsiniz) bir fikir bir yazi kuralina uyamayacagim.sanirim..Zira yaraticiligimin doruga ciktigi sabah ki araba yolculugumda tilkiler beni rahat birakmiyor. Mesela bu sabah bombos gorunen İstanbul Yolu'ndan tekrar Konya Yolu'na cikmak icin kullandigim İvedik Kopru'sune donerken okuluma gitmeyi, sabahlari kullandigim o guzergahi bile ozledigimi fark ettim. Sonbaharin butun renkleriyle yasanmadigi bir sehirde yasamak istemedigime bir kez daha karar verdim. Okulumu ozlemisim. Bugun gidip bir bakayim bakalim orada hayat nasil?
Bu arada bir insan sirf kurufasulye yiyerek ne kadar kilo alabilir ki?
Not: Bu yazı 06.11.2012 de yazılmış ancak Android ve Blogger sıkıntısı yüzünden anca hayata geçirilebilmiştir.
Saturday, September 8, 2012
New York City - Yukarı Manhattangiller
Gezimin üstünden 3 sene geçmesinden dolayı bazı ufak detayları hatırlayamasam da ( mesela haftalık metro kartının fiyatı gibi) bir çok gezimde yaptığım gibi yediğim herşeyin fişini sakladığımdan; en ince ayrıntısına kadar anlatmaya çalışacağım size benim gözümden New York'u.
Öncelikle gitmeden önce herkesin bana söylediği, turist gibi gözükme, yanında çok para taşıma gibi ufak tefek öğütlere rağmen kendimi JFK havaalanında saat gece 11 de, elimde iki valiz ve bir haritayla bulmam sanırım Murphy'nin yasalarıyla yakından alakalıydı. Öncelikle havaalanından çıkıp metroya binmeliydim ama nasıl? Yanına gideceğim arkadaşım Bahar gayet ayrıntılı bir yol haritası çizdiğinden ilk hedefimin Jamaica istasyonundan 1 nolu yani haritada kırmızı ile gösterilen metro hattını kullanacaktım. Bunun için benim gibi sudan çıkmış balık misali napalım diye duran bütün turistlere yardımcı olan görevliler sayesinde ilk metro biniş kartımı aldım. Uptown'a gideceğimi söyledikten sonra nereden binmem gerektiğini ve nerede inmem gerektiğini söylediler. Allahtan Jamaica istasyonundaki tren ring servisi gibi. Yani bir durağı kaçırırsanız yine dönüp aynı yere gelebilirsiniz. New York'ta bir hafta geçirdikten sonra çok rahat alışabileceğiniz bu sistem ilk zaman gözümü çok korkutmuştu gerçekten. Burada konusu açılmışken değinmem gereken hedefiniz önce doğru istasyonu daha sonra da doğru tarafı bulmak! Benim gittiğim dönemdeki bir çok yenileme çalışması sebebiyle istasyonlarda hat değiştirmek zorunda kalırsanız ise sisteme iyice alışıyorsanız - zor da olsa:) !
O metronun merdivenlerinden 2 valizi çıkarmak cidden ölüm gibiydi ve ilk gecem yattığım yerin bile farkına varmadan derin bir uyku çekmekle geçti.
New York'taki ilk günümde Bahar'ın tavsiyesiyle 1 hafta boyunca sınırsızca kullanacağım MetroCard 'ını aldıktan sonra başladım Manhattan'ın tadını çıkarmaya. Ben çok şanslıydım çünkü Columbia Universitesi'nin öğrencisi olarak özel yurt dairelerinden birinde kalan Bahar'ın oturduğu yer (112th Street) başlangıç için en güzel yerdi. Sokağın başına çıktığımda ilk olarak Saint John Catedral'ini gördüm ve kendi kendime hadi başlıyoruz dedim. Bahçesinde biraz oturup orada olmanın tadını çıkardım. Özellikle Central Park'ın sakinlerinden olan meşhur sincaplarla ilk burada tanıştım.
İlk hedefim Central Park'ta ufak bir turun ardından Metropolitan Museum of Art (MET) ve Guggenheim Museum'du. Akşam dönüşte de meşhur 5th Avenue ile oradaki alışveriş merkezlerine uğrayarak ilk günü elimde torbalarla bitirdim. Bu arada Metropolitan müzesinin girişi ücretsiz. İsterseniz bağışta bulunabiliyorsunuz ama elinizi kolunuzu sallayarak da girmeniz mümkün. Guggenheim ise paralıydı. Ama müzenin içindekiler kadar dış tasarımı da bir sanat harikası. (Fotoğraf sonraki günlerden gelecek)
Metropolitan Müzesinde sergilenen resimlerin bir kısmını satış dükkanından alıp evinize götürmeniz mümkün. Amerika'daki müzelerin satış dükkanları nasıl kazanacaklarını gayet iyi biliyorlar. Gitmeden bile sitelerine girip neler alabileceğinize bakabilirsiniz. Gittiğim mevsim itibariyle Central Park tam yayılıp, güzel havanın tadını çıkartmalıktı.
Central Park'ta dolaşırken karşıma çıkan Alice Harikalar Diyarı'ında heykeli ise beni çok mutlu etti ve hemen onlara katıldım!
Metropolitan ve Central Park ; bir de sabah gezmeye başlamadan önce uğradığım marketle geçen günüm 4.30 gibi kararan havanın azizliğiyle akşam saatlerinde yerini alışverişe bıraktı. Eeee ne de olsa Manhattan ünlü Sex and the City kızlarının şehriydi..
Öncelikle gitmeden önce herkesin bana söylediği, turist gibi gözükme, yanında çok para taşıma gibi ufak tefek öğütlere rağmen kendimi JFK havaalanında saat gece 11 de, elimde iki valiz ve bir haritayla bulmam sanırım Murphy'nin yasalarıyla yakından alakalıydı. Öncelikle havaalanından çıkıp metroya binmeliydim ama nasıl? Yanına gideceğim arkadaşım Bahar gayet ayrıntılı bir yol haritası çizdiğinden ilk hedefimin Jamaica istasyonundan 1 nolu yani haritada kırmızı ile gösterilen metro hattını kullanacaktım. Bunun için benim gibi sudan çıkmış balık misali napalım diye duran bütün turistlere yardımcı olan görevliler sayesinde ilk metro biniş kartımı aldım. Uptown'a gideceğimi söyledikten sonra nereden binmem gerektiğini ve nerede inmem gerektiğini söylediler. Allahtan Jamaica istasyonundaki tren ring servisi gibi. Yani bir durağı kaçırırsanız yine dönüp aynı yere gelebilirsiniz. New York'ta bir hafta geçirdikten sonra çok rahat alışabileceğiniz bu sistem ilk zaman gözümü çok korkutmuştu gerçekten. Burada konusu açılmışken değinmem gereken hedefiniz önce doğru istasyonu daha sonra da doğru tarafı bulmak! Benim gittiğim dönemdeki bir çok yenileme çalışması sebebiyle istasyonlarda hat değiştirmek zorunda kalırsanız ise sisteme iyice alışıyorsanız - zor da olsa:) !
O metronun merdivenlerinden 2 valizi çıkarmak cidden ölüm gibiydi ve ilk gecem yattığım yerin bile farkına varmadan derin bir uyku çekmekle geçti.
New York'taki ilk günümde Bahar'ın tavsiyesiyle 1 hafta boyunca sınırsızca kullanacağım MetroCard 'ını aldıktan sonra başladım Manhattan'ın tadını çıkarmaya. Ben çok şanslıydım çünkü Columbia Universitesi'nin öğrencisi olarak özel yurt dairelerinden birinde kalan Bahar'ın oturduğu yer (112th Street) başlangıç için en güzel yerdi. Sokağın başına çıktığımda ilk olarak Saint John Catedral'ini gördüm ve kendi kendime hadi başlıyoruz dedim. Bahçesinde biraz oturup orada olmanın tadını çıkardım. Özellikle Central Park'ın sakinlerinden olan meşhur sincaplarla ilk burada tanıştım.
Metropolitan Müzesinde sergilenen resimlerin bir kısmını satış dükkanından alıp evinize götürmeniz mümkün. Amerika'daki müzelerin satış dükkanları nasıl kazanacaklarını gayet iyi biliyorlar. Gitmeden bile sitelerine girip neler alabileceğinize bakabilirsiniz. Gittiğim mevsim itibariyle Central Park tam yayılıp, güzel havanın tadını çıkartmalıktı.
Central Park'ta dolaşırken karşıma çıkan Alice Harikalar Diyarı'ında heykeli ise beni çok mutlu etti ve hemen onlara katıldım!
Labels:
Central Park,
Gezi,
Metropolitan Museum of Art,
New York
Monday, September 3, 2012
New York Chapter 1
Öncelikle siz de benim gibi ezelden beri bu şehrin aşıklarındansanız gitmeden önce Patti ve Robert'in hikayesini okumanızı öneririm. Zira içinizdeki New York özleminin üstüne bir de bu romantik ve sıcak dostluğu ekleyip, onların gezdiği ve gittiği her yeri görmek isteyeceksiniz. Ben eğer bir kere daha fırsat bulup gidebilirsem kesinlikle rehberim olacak Çoluk Çocuk.
New York aslında içerisinde New York City, Buffalo ve Rochester gibi bir çok büyük şehirin bulunduğu bir eyalet. Ama New York City o kadar ünlü olmuş ki bütün eyaletin isimini kendi üstüne almış, hala bir çok insanın aklına New York diyince şehir geliyor. Aslında akla gelen görüntülerde Manhattan'a ait. Yani New York City'nin içerisinde bulunan 5 ilçeden -The Bronx, Brooklyn, Manhattan, Queens, ve Staten Island dan sadece birinde o meşhur caddeler yer alıyor. Gerçi Brooklyn ve Staten Island da turistlerin uğrak yerlerinden. Birinden (Brooklyn) bütün ünlü sanatçılar geçmiş ( Robertla Patti de bir ara buralarda yaşıyor), diğerindeyse dünyaca ünlü özgürlü anıtı var.
New York öyle bir yazıyla bitecek bir şehir değil. O yüzden gezdiğim gördüğüm, yediğim içtiğim ve hatta alışveriş yaptığım yerleri tıpkı bir New Yorker gibi bölgelere ayıracağım. Sanatın ve Central Park'ın içinden Uptowndan başlayıp, bir turistin uğramazsa şehre gelmiş sayılmayacağı Times Square 'e inip, eğlencenin ve şehrin elitlerinin yer aldığı Greenwich Village uğrayıp, Soho ve Tribeca'dan doğruca Downtown'a inip, Staten Island ve Brooklyn'le gezimizi sonlandıracağım.
Hazırsanız kemerleri bağlayın:) Gezimiz başlıyor!
Friday, August 24, 2012
Magnolia Bakery - Cupcake Aşkına!
New York'tan sonra Los Angeles'tan da Cup Cake haberleri geldi. Benimde kıyıda köşede bekleyen yazım artık hayat bulsun dedim. Greenwich bölgesinde bulunan bu minik fırında yapılan herşeyi yemek isteyen bünyem iki tanesini zor yedikten sonra aç gözlülüğün lüzumu yok diyerek arkasında gözü kalmış olarak terk etmişti. Ama o zamandan beri de kalbimin bir köşesinde mutlu mesut beklemedeydi Magnolia Bakery. Geçen pazar Aykut kahvaltıya gittiği yeri söylediğinde civarda ne var ne yok diye bakarken gördüm yeniden ve hemen mutlaka git pişman olmayacaksın diye kafasının etini yedim. Sonuç, cup cake aşkı!
New York'a yolunuz düşerse uğramadan görmemeniz gereken bir bölgeye olan Greenwich'teki şubesine uğramanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Özellikle Friends ya da How I Met Your Mother izlemiş biriyseniz, Sıcak sıcak fırından yeni çıkmış cupcakelerinizi yerken bir yandan da bir yerlerden Ross ya da Ted çıkacak diye bekleyebilirsiniz.
Buyrun bu web sitesi:
Bunlar adresleri:
401 Bleecker Street
New York, NY 10014
8389 West 3 rd Street
Los Angeles, CA 90048
Aşağıdakiler de bizim naçizane anılarımız..
Bunlar da Los Angeles'tan taze gelenler.
Friday, August 3, 2012
30!
Ben bu pastayı çok önceden Kendin Yap adlı Facebook grubunda görmüştüm ama dün Ayşegül'ün doğum günü olunca onunla da paylaşmadan geçemedim. Kendisi renk renk pasta hamurlarının kadınıdır zira, bunu da görünce bir MACsever olarak kendinden geçmiştir eminim. Hem madem artık görücüye bir kez daha çıktı bu fotoğraf, o zaman yazımı da yazayım da tam olsun. Zaten pazar günü bu yazıyı yazmaya havam el vermeyebilir.
Şimdi fotoğraftaki bir diğer ve benim asıl nazarımı çekipte aylar öncesinde bu kayıtı oluşturmamı sağlayan ayrıntı ise "Happy 30th Mika!" notu.
Bu sene doğum günümü Friends dizisindeki Rachel'ın 30. yaşının kutlandığı doğum günü bölümüyle düşünüyorum hep elimde olmadan. O bölümü izlerken bu rakam oldukça uzaktı ama şimdi onun neler hissettiğini gayet iyi anlıyorum. Sizde hala o bölümü izlemediyseniz doğum gününüz için kendinize bu bölümü saklayabilirsiniz.
30 tuhaf bir rakam. Yaklaşmadan inanılmaz uzak gözüken, yanından geçerken korkudan öldüren ama kaçınılmaz sonun geldiği anda ise tuhaf bir dingilik veren bir sayı. Bunca sene yaşamış olma fikrini bir türlü tahayyül edemiyorum esasen. Ne zaman geçti bunca sene hiçbir fikrim yok! Ama zaman nasıl geçerse geçsin getirdikleri ve götürdükleriyle unutulmayacak öneme sahip.
Sevdiklerim ve kendim için mutlu ve sağlıklı bir sene daha diliyorum. Mümkün olduğunca daha da güzel anılar katalım birikimlerimize, fotoğraf albümlerimize gitmediğimiz yerlerin resimlerini ekleyelim, oralarda bu güne kadar yemediğimiz lezzetteki yemekleri deneyelim, insanların kalbini kırmadan huzurla geçsin günlerimiz.
Bekar arkadaşlarım hayırlısıyla evlensin, evlilerin yuvası huzurlu olsun, işsiz arkadaşlarım iş bulsun, işinden memnun olmayanlarda daha iyilerini bulsun inşallah. Ben de artık hayırlısıyla şu doktoraya devam edeyim.
Artık hayat karmamızın bizi güldürdüğü ve eğlendirdiği, olgunluklarımızın ve tecrübelerimizin hasadını toplayacağımız zamanlar başlasın o zaman.
Amin.
Subscribe to:
Posts (Atom)










