Friday, November 11, 2011

Küçük Hayatlar

Yangın kavmindeniz,
ne giysek alev
Hulki Aktunç


Bazen ne kadar küçük hayatlar yaşandığını unutuyor insan. Sonra gördükleri bu anıyı toz tutmuş klasörlerden çekip çıkarıyor. Hayaller, beklentiler, sevinçler, üzüntüler, acılar her şey küçük oluyor böylesi hayatlarda. Büyük bir şey beklemiyorsunuz asla, beklemeye cesaretiniz olduğunda da başkaları büyük bir iştahla yerle bir ediyor iskambil kağıtlarından yaptığınız kulenizi.

Sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş bir çemberin içerisinde duvarlara çarpa çarpa sonunda ilerlemeye de korkar oluyor insan. Tek tesellim böylesi hayatlardaki arama kurtarma timi olan küçük mutluluklar. 



Korkunç bir işe kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar geriye döndürülemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini kendine kabul ettirmeli.

Yolları Çatallanan Bahçe-Ficciones Hayaller ve Hikayeler-Jorge Luis Borges





Thursday, November 3, 2011

NoteEco: Yazdıkça ormana dönüşen defterler...

Sonbaharın benim için vazgeçilmezlerinden biri de kırtasiyelerdir. Okulların açılmasından sonra rengarenk kalemler, boy boy defterler, mis kokulu silgilerle dolu bir kırtasiyede saatler geçirebilirim. Bir de üniversiteden beri bir alışkanlığım var. O zamanlar akıllı telefonlar hayatımızı henüz işgal etmediğinden belki de, günlük yapacaklarımı, sınav tarihlerimi, arkadaşlarımın doğum günlerini gibi benim için önemli ayrıntıları not etmek için hep çantamda bir not defteri taşırım. Yolculuklara çıkmadan önce gideceğim yerler hakkında bilgiler, değişik yemek tarifleri, kitaplarda okuduğum güzel sözlerde eklenmeye başladıkça artık boyutları giderek büyüyor defterlerin. Bu sene de rahat kullanabileceğim büyükçe birtanesi için birçok kırtasiyeye baktım. Aralık sonuna doğru çeşitleri çoğalacaktır muhtemelen ama ben tam istediğim gibi, yani kenarı spiralli-ki böylece arkaya katlayabiliyorum-, lastikle kilitlenebilen ve yanında kalemi bulunan sert kapaklı yeni not defterim tam bir çevre dostu! Nasıl mı?  Kendileri yazmış, ben de size yazayım dedim. El yazınızdaki her harf yeşil bir yaprağa dönüşüyor! Bakalım arkasında başka hangi faydalı bilgiler var yeni defterimin,


NoteEco defterleri FSC kağıt ormanları sertifikasına sahip kağıtlardan üretiliyormuş ve defterleri üretmek için ekilen ağaçlardan kesilen her biri yerine yenileri ekiliyormuş. Bitki özlü matbaa mürekkebi ile basıldığı için de doğaya elinizden gelen en büyük desteği vermiş oluyorsunuz.



 Önde ve arkada iki adet cep mevcut. Son 8 yaprağı ise 4 lü şekilde perforajlı. Yani ufak birşeyi not edip sayfayı yırtmak istediğinizde sayfanın tamamı yerine 4'te birlik kısmını kullanabiliyorsunuz.
Organik notebook :)

Tuesday, November 1, 2011

Porto Corsa

Ne yemeklerine, ne gezmesine sanırım asla doyamacağım bir ülke İtalya. Pazar günü yiğenim Arda ile birlikte izlediğim Arabalar 2 filminde Pixar dahilerinin özene bezene yarattıkları hayali İtalya kıyı kasabası olan Porto Corsa bana bunu bir kez daha hatırlattı. Monaco'yla Amalfi kıyılarını sentezleyerek yaratmışlar o eşsiz güzelliği, bunu da eve gelince baktığım sevgili pixar wikisinden öğrendim.



Porto Corsa olamasa da, Amalfi'ye gitmek farz oldu benim için. Dünya gözüyle şuraları da görürüm inşallah.

(wikipedia dan Amalfi Katedrali)

Özellikle şu blogdan sonra daha bir kabardı içimdeki istek.
 (bknz: http://hayatiminrenkleri.blogspot.com/2009/12/guney-italya-amalfi-kylar.html)

(wikipedia dan panoramik Amalfi kıyıları)
 Ben gidip daha güzellerini çekene kadar -umarım bu yaz gerçekleşir bu hayalim mesela :) - bunlara bakıp iç geçireceğim sanırım.

Wednesday, October 26, 2011

Esnemeyen şey kırılır!

http://tylertarver.files.wordpress.com/2010/02/broken_pencil-sized.jpg

Çeşit çeşit insan vardı, bunu daha önce de yazmıştım. Ama bu yazının başı için ufak bir hatırlatmayı kendime borç saydım. Şimdi de borçları ödeme vakti!

Kimi insan çevresinde olan olaylara karşı dimdik ayakta durur, hiçbir güç onu yıkamaz, bazen duygusuzluğudur bunun sebebi bazense içindeki dayanma gücü.  Bu esnada başka insanların içinde fırtınalar kopar, depremler olur, ve onların hassas bünyeleri bu sarsıntılara dayanamaz ve oldukları yere yıkılıverirler. Ayakları sağlam bassa da, içinde birşeyler yıkılıp gider.

Şimdi ben merak ediyorum haliyle.  Ziya Paşa bir söz söylemiş ya hani " ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz" diye. Ben de lafa değil işe bakıyorum. Her sanatçı kendinden bir parça mı katmış acaba eserlerine diye düşünmeden edemiyorum. Sonra internete bakıyorum, bunları görüyorum.

Önce buna bakıyorum
http://www.e-haberajansi.comdan
Sonra buna
http://www.gercekgundem.com/ dan
En son buna bakıp artık duruyorum.

http://www.gercekgundem.com/ dan

Kendinize benzetmeseniz yaptığınız işi olmaz mı diye soruyorum. Azrail'i bile kıskandırıyorsunuz.

Ablamlar İzmit'te oturuyor. Ablamın ( Ailemizin Heredot'udur kendisi-Ama Milli Eğitim Bakanlığı ona tarih öğretmeni diyor) öğrencileri arasında 1999 depreminde 5 yaşında göçük altından günler sonra kurtulan bir kız var. Ablam bunu öğrendiğinde soruyor, "Peki hatırlıyor musun olanları? Psikolojik yardım falan aldın mı?". Kız cevap vermeden arkadaşları cevaplıyor "Hocam bu zaten biraz kafayı sıyırmış o yüzden" diye. Kız hatırlamıyormuş pek birşey. Bu belki de onun en büyük şansı.

Dün ablamla telefonda konuşurken benim de tanıdığım bir arkadaşının bir hikayesini anlattı. 15 Ağustos 1999 da evlenmiş, Adapazarı'lıymış Oya Abla. Evlendikten sonra 2 gün İstanbul'da kalıp, daha sonra balayına gideceklermiş. Ama 16 Ağustos gecesi olan depremden sonra, balayı yerine sevdiği tanıdığı insanların cenazelerine gitmiş. Dayısının ailesinden geriye kimse kalmamış. Buraya kadarı soğuk kanlılıkla birçok insandan dinlediğimiz birçok hikayeye benzer belki de. Ama ablam "Biliyor musun Oya'nın hiç düğün fotoğrafı yokmuş" dedi. Ben de "Ama neden, depremden önce evlenmemiş mi?" diye sordum. Düğün fotoğraflarını çeken fotoğrafçının Adapazarı'ndaki dükkanı da depremle yerle bir olmuş meğer. Adam bir sene sonra bir fotoğraf yollamış Oya Abla'ya. Öyle arka fonu falan olmayan, tesadüf eseri o enkazda bulduğu bir negatiften sağlam çıkartması mucize olan sadece  bir fotoğraf. Gerçi Oya Abla için o da pek mühim değilmiş sanırım, zira kendi düğünü  ve olmayan balayı hakkında konuşmayı hiç sevmezmiş, o zamanları hatırlamak bile istemiyormuş. Tıpkı lise sonsınıfta bizim sınıfa gelen depremzede arkadaşım gibi. Zira onunda doğum günü olan 17 Ağustos, arkadaşlarını, sevdiklerini ve severek yaşadığı yeri kaybetmesine sebep olan asla hatırlamak istemediği bir gün.

24 Ekim sabahı da çalıştığım binada bulunan bir kadın bir öğretmenden bahsetti. 4 sene beklemiş tayin için. 6 ay önce ( yanlış hatırlamıyorsam) sonunda Van'a göreve gitmiş. 23 Ekim günü ise bu sefer babası kızın cenazesini almaya gitmiş Van' a.

Mühendisiz ya biz serde, okuduk bazı şeyleri. Bilmeyenler de hala okuyup öğrenebilir. Belki bu saatten sonra geri getirmez yitirilenleri ama engel olur ileride yaşanabilecek felaketlere.

Wednesday, October 19, 2011

İlk Beş Kelime

Çok anlamlı mı değil mi bilemiyorum ama gördüğüm zaman buraya koymak istedim hemen. İlk gördüğünüz 5 kelime sizi ifade ediyormuş söylenene göre. Ben yaptım gördüklerimi imajın altına yazayım ki sizi etkilemesin.  Bakalım algınız size neleri seçtiriyor?
Benim gördüklerim : Sebep, Zevk, Sms (sayılır mı bilemedim bir tane de joker koyacağım o yüzden sona), Mucize, Kahve, Üzgün

Yorumuma gelince:

SEBEP:Bir zamanlar bir arkadaşım bana, "Neden?" diye sorduğunda kaçamak cevap verdiğimi ama "Sebep?" diye sorunca gerçeği söylediğimi söylemişti. Bu yüzden zamanın ötesinden gelen bu kelimeyi kendimle özdeşleştirebilirim gerçekten.

ZEVK:Tatillerde genellikle dinlenmeyi tercih edenlerdenim. Yani duracell tavşanı gibi ordan oraya gezmek, benim için sadece yurtdışındaysam mümkün ( en azından şimdiye kadar bu böyle oldu). Ama dinlenirkende, herşey elimin altında olur, hatta bu nedenle bir seferinde kuzenim bana "bayan keyif" sıfatını layık görmüştü. Eh o zaman, hayattan zevk alanlardan kümesinde yer almadığımı inkar etmeyeceğim.

SMS: Ben bu seçimimi çok sevmedim itiraf ediyorum. Yani sürekli mesaj atan biri sayılabilirim ama  beni temsil edecek bir özellik gibi görmüyorum kısa mesajlarımı. Ya da öyledir, bunun yorumunu da arkadaşlarım onaylar belki:)

MUCİZE: Kesinlikle doğru bir seçim! Hayatta mucizelere her zaman inanmışımdır. Çoğu zaman kendim için gerçekleşmesine pek ihtimal vermem ama beklemekten de asla yorulmadım. Hatta bazıları için çok uzun süredir bekliyorum.

KAHVE: Filtre, French Press, türk kahvesi... Pişirme yöntemi ne olursa olsun, içindeki aroma çok ya da az fark etmez, kahve gerçekten vazgeçilmezim. Bir gün kendi evim olduğunda alacağım ilk şey bir kahve makinası olacak sanırım!

ÜZGÜN: Joker olarak seçtiğimde, çıka çıka böyle birşey beklemesini beklemiyordum gerçekten. Cumartesi günü Burak'ın benim için söylediği şeyler sanırım bu kelimeyi de ister istemez sineye çekmemi neden.

Monday, October 17, 2011

Artiste Bağlamak

"Snickers"cığım, benim hayatımda bir flake olamazsın ama yine de severim seni. Ellerine sağlık, reklamını da çok beğendim. Cidden açlığı yatıştıracak derecede dolu dolu bir çikolataya da böyle iki assolist yakışırdı. Reklamın en bomba sahnesi olan Muazzez Abacı'nın düşmesini tekrar tekrar izleyebilelim diye buraya da koydum. İyi seyirler..

Bir de son olarak, snickers bu divalar reklamını önceden de yapmış. Onu da izleyin bence, eksik kalmasın.

Tanrı Aretha yı korusun!

Wednesday, October 12, 2011

Bir De Baktım Yoksun


Şu sürekli NTV'de gördüğünüz bir adam var ya, sesini birçok çizgi filmden şıp diye tanıyacağınız. Siz de benim gibi bir Yekta Kopan cahilidiyseniz bence artık bu cehaletinizin sonlanması gerekli, hem de ivedi bir şekilde. Zira benim gözümde seslendirmeci veya sunucu olarak tanınan bu adamın asıl üzerinde taşıması gereken sıfat yazarlıkmış. Popüler olana olan klasik iticilik biran önce etrafını sarmadan, bu kitabı evinizin başköşesine koyun. İnternet kitap alışverişim sırasında, kargo parasını vermemek adına belirli bir meblayı doldurmaya çalışırken gözüme ilişen "Bir de baktım yoksun", uzun süre başucu okunacaklar kulemin yenilmez bir tuğlası olma görevini yerine getirdi. Sonra hangi kuvvet o tuğlayı söküp çıkarmama yaradı bilmiyorum. Ama okudukça, neden bu kadar az yazmış, çabucak bitmesin diye diye sonralara doğru azalan bir şekilde akıp gitti sayfalar elimden.

Bu kitapta da bir baba-oğul var. Hevesin kursağında kalmış bir baba-oğul ilişkisi ya da. Her öykü bu ilişkiden temelle yükselmiş. Sonuçta her oğul, kendi babasının bir suretidir denmiş. Son öykünün (iyi uykular adı) sevgili Oğuz Ataycığımın "Babama Mektup" undan bir alıntıyla başlaması, ve tıpkı o cümlede bahsedilen gerçeklik buhranına kapılmış bir dille yazılmış olması, kitabın başucumdaki yerini sabitliyor adeta.

Ben ne kadar şanslıymışım ki bu kitabın ilk basımı var elimde. Umarım birgün kendisiyle karşılaşma şansım olur ve, kitabın önüne bir de benim için birşeyler yazar.