Monday, October 3, 2011

Hiçbirşeyden çekmedi şu ayaklar modadan çektikleri kadar!

Hadi artık itiraf edelim! Şu fani ömrümüz boyunca mutlaka kıyısından köşesinden modaya uğramadan yapamıyoruz. Hele ki popüler kültür için, yok ben almayım alana da mani olmayayım dedikçe bizi daha çok içine çekiyor. Kendi neslimden örnek verecek olursam ( ki bunlar 80lerde çocuk 90larda ergen olan gençlik), lise çağlarında "amaaa çok sağlam cidden" diyerek adeta bir motorcu edasıyla Harley Davidson çizmeleri giymiş, sonra aynı hassas ayaklar için üniversite-master dönemlerinde de "çorapsız bile sıcacık tutuyor" diyerek biçimi eski uzaylı dostumuz Alf'in burnunu hatırlatan uggları ayağına geçirip sokağa fırlamıştır. Nereden mi biliyorum? Korkmayın kendimden değil. Ama çevremde bunun örneklerine heran elim çarpabilir.

Biliyordum!! Böyle düşünen bir tek ben değilim biliyordum:) Ellerine sağlık atilay85!


Benim bu uggların moda oluşuyla ilgili bir teorim var. Vakti zamanında bir Hollywood ünlüsü, evde içi yünlü patikleriyle dolaşırken ( namı değer ugg), evde yiyecek ekmeğin kalmadığını fark edip, bakkala giderken üstünü değiştirmeye üşenip tıpkı bizim seneler önce annelerimizin terlikleriyle yaptığımız gibi, o da evdeki pofuduk terlikleriyle sokağa atıyor kendini. Şimdi normal senin benim gibi biri olsa, hiç dikkat çekmez emin ol. Ama dedim ya Hollywood ünlüsü! İşte bir paparazi de fırsatı biliyor, yapıştırıyor fotoğrafı, ve hoop oldu mu sana yeni bir moda akımı!
Bunun poşeti bile var elinde gördünüz mü!
Yukardaki de mesela ekmek değil kahve almaya gitmiş
Ekmek almaya sevgilisinin motoruyla giden bir başka ünlümüz de burada.

Aynı şey şu hunterlar içinde geçerli. Arabasını yıkarken ayağında unuttuğu işçi botları da başka bir akıma öncülük ediyor. Peki Versace bile bu kadar çıldırmak zorunda mıydı? Yoo yoo, hiç sanmıyorum.
Versace in topuklu hunterları!

Wednesday, September 28, 2011

Tersi Yüzü

Beyninin içinde kuyrukları birbirine değmeyen 40 tilkiyle dolaşan bendeniz, sonunda blogunu da kendine benzetmiş bulunmakta! Müjdeler olsun! Her ne kadar buraya bari abur cubur şeyler yazıp, salataya çevirmemeye çabalasam da yine olmayacak anlaşıldı. O halde başlıyorum bu aralar ki gündem maddelerimi özetlemeye sevgili blogum.

Öncelikle Ayşegül le yaptığımız kahvaltı sonrası geçmişimden gelen sevimli ceviz reçeli anılarım beni yaklaşık bir haftadır rahat bırakmıyor. Haftasonu gittiğim Beypazarında adının Cevizli Bağ olmasına karşın bu reçelleri barındırmayan restoranda tek tesellim muhteşem yaprak sarmaları oldu. Oturduğum semtte gitmediğim market kalmadı ama bu zahmetli reçeli barındıran hiçbirine rastlayamadım ne yazık ki. Bugün artık Balgat daki Kır Çiçeği restoranına gidip, artık bu ızdırabıma bir son vermeyi umuyorum.

GRE , TOEFL derken bir hayli yorulmuş ve sıkılmış bünyemin sonucu olarak artık hiçbişey yapamıyorum. Yapmam gerekenin okulların başvuru zamanlarını not edip, gerekli başvuru belgelerini toplamak olduğunu bildiğim halde tüm günümü aptal internet sitelerinde asla işime yaramayacak bilgileri öğrenmekle geçiriyorum.
Misal baklava desenli friendship bileklikleri nasıl yapılır, artık biliyorum.



Sonbahar en sevdiğim mevsimdir aslında. Ama bu sene ki kadar uyuz geçirmemiştim hiç bu güzelim ayları. Sebebini bulamadığım, çevremdeki hiçbişeyi suçalayamadığım bu dönemde kafayı yememek için derhal başka bişeylerle uğraşmalıyım. Günlük hayat gayesi ne giysem olan kızların bloglarında dolaşarak ne kadar daha kaçacağımı bilmiyorum.

Evet bu şaheser(!) bana ait!:)

Birçok kitaba başlıyorum, okuyorum ilk birkaç sayfasını sonra tekrar başucu kulesinde yerlerini alıyorlar. Bu aralar sahne alan sıkıntı dünyam, sanırım en büyük zevkimi de köreltiyor. Biryerden başlamalı ya tekrardan, için ucunu bulamıyorum.

Monday, September 26, 2011

Yine Yeni Geriden Dönüşüm!

Tüketim toplulumuzun tahtına kurulmuşken ne gerek var diyerek arkamıza yaslanıp seyirci kaldığımız geridönüşüm gerçeği bizim ülkemizde ne yazık ki yeterince hakettiği yeri bulamasa da dünyada üzerine milyon dolarlık şirketlerin kurulup, çalışıldığı bir sektör haline geliyor. Bunun nedeni belki de günümüzde toplumların bu hale gelmesinde kendi emeklerinin(!) yadsınamayacak düzeyde olması da olabilir pek tabii.

Özellikle beyaz eşyaların küresel ısınma, ozon tabakasının incelmesi, enerji tüketimi gibi sorunlarda yadsınamaz payını göz önüne alan insanlar sürekli yeni birşeylerle karşımıza çıkıyor. Son örneğini de eski buzdolabınızı az enerji harcayan ve çevre dostu yenisiyle değiştirmenizi sağlayan ARCA firmasının kampanyası.


Ne yazık ki Amerika da bile henüz her eyalette yok ama umarım kampanya giderek hızlanır ya da bütün üreticiler bir şekilde dahil olurlar.

Kampanya tanıtımları da bir o kadar şirin:) Flash olmasından mütevellit beceripte koyamadım buraya (başından ve sonundan screenshotları ekledim) ama ilgilenenler için linki burada.

Saturday, September 10, 2011

Süper Kahramanlar

Bu akşam izlediğim bir dizide ( ne kanalı ne de diziyi deşifre etmek istemiyorum zira konumuzla uzaktan yakından ilgisi yok) babasının annesini aldatması üzerine bir konuşma yapan kızın sözleri üzerine yazıyorum bu yazıyı. Babasını hayatı boyunca kahramanı gibi gördüğünü, ama o adamın artık sadece annesine değil kendisine de ihanet eden bir adam olduğunu, artık hayatta kahramanlara inanmadığını çünkü kahramanların gerçek olamayacağına inandığını söyledi.

Şimdi beyaz atlı prensler masallarda olur bunu biliyoruz evet. Birde şu süper kahramanlar var süperman olsun, he-man olsun, örümcek adam, wolverine - hatta bayan kahraman olarak she-ra bile vardı -çizgi filmlerde ve çizgi romanlarda. Bunlar gerçek üstü güçlere sahip oldukları için süperlerdi, fantastik dünyalarında kötülere karşı savaşlarını sürdürmekteydiler.

Çok mu enteresandı bunlara inanmak? Ben açıkçası hep kahramanlara inanarak büyüdüm. Kabul ediyorum, öyle el bileklerinden ağ atan ya da kriptonla gücü azalan türden birileri değildi hayal ettiklerim. Hayatın bir yerlerinde bizim için var olan, bizim yaşamımızı düzenlemek için kenara köşeye saklanmış gizli kahramanlar. Güçlerini sevdikleri için harcayan, onları korumak için canları pahasına savaşan, gizli kişilikler. Ben buna inandığım için belki de, bende elimden geleni hep yapmaya çalıştım kendi dünyamın gizli kahramanı olarak.

Herkes öyle düşünmeyebilir belki ama kahramanlık bence nesiller boyunca el değiştiren bir özellik. Ve birilerinin heran güçlerinin tükenebileceğini hesaba katarsak, bizde işe biran önce atılmalıyız. Yanılıyor muyum?

Not: Benim favori kahramanım da kahramanlığı hiç sevmeyen ama kahraman olmaktan da kendini almayan bunu kendine bile itiraf etmekten nefret eden Shrek:)

Wednesday, August 24, 2011

Hayallerim Gerçek Oldu!

Sadece ben değilmişim meğer o evde yaşamak isteyen, benimle bu hayali paylaşan, 23.000 insan da sırf içini dolaşmak için 10 dolar vermiş! Bahsettiğim ev, karısının ölümünden sonra evini kimselere vermek istemeyip, uçmasını sağlayarak en büyük hayaline uçan, aksi ama bir o kadar da sevimli tonton dede Bay Fredricksen'ın evi. Size bu isim ve bu ipuçları yetmediyse işte sizin için geliyor filmin adı : "Up!"


Evi filme olan tutkusu nedeniyle Blair Bangerter adında, 1985-1993 yılları arası Utah'a valilik yapmış Norman Bangerter'ın oğlu tasarlamış. Ev şuanda Utahta bulunuyor ve yukarıda da bahsettiğim gibi 1 hafta içinde 23.000 kişi eve sadece şöylece bir bakmak için 10 dolar vermiş!

Newyork times'ın belirttiği diğer detaylara gelince,

Bay Bangerter Disney'den telif haklarını koparmak için baya bir çabalamış. Zira Disney'in bu konudaki tutumu pek bir sertmiş ama sonunda evi yapmak için gereken izni almış.Ama şartlara göre evin başka bir reprodüksiyonunu yapmaya izni yokmuş.

Evin her bir detayını aslına uygun yapabilmek için laptopunda dvdyi defalarca izlemiş. Özellikle açılış sahnesine, Carl ve Ellie' nin yeni evliyken ve evin tadilatıyla uğraşırken ki sahnelerinden bolca yararlanmış.


Başta modeli kartonlarda hayata geçirmiş ve gerçek bir ev için gereken malzemeleri bu model üzerinden hesaplamış. Örneğin, filmdeki balonlu bacayı evin ortasından geçirmek imkansız olduğu için sahte bir baca yapmış, ve asıl şömine çıkışını da başka bir tarafa vermiş.

Evin garajında filmin sountrackinden şarkılar çalıyormuş ve posta kutusunda da tıpkı uptaki gibi el baskıları mevcutmuş.

Bu rüya gibi evde umarım Carl ve Ellienin ki kadar mutlu ve  uzun bir hikaye yaşanır.

Monday, August 22, 2011

Perche No!

Daha önce bahsetmiştim şimdi de kartını buldum ve üşenmeyip tarayıp buralara bile koydum. İşte Firenze'nin (Floransa nın yani:) ) benim gözümde biricik dondurmacısı:)


Kalbim Floransada Kaldı ( Gezi Günlükleri 2)

İtalyaya gidipte Floransa'yı görmeden gelmek bence yapacağınız en büyük hata olur. Hele bir iki güne sığdırmaya çalışıyorsanız, tadı damağında programındaki Vedat Milor gibi olursunuz demedi demeyin! Bir kere şehir zaten her yanıyla tarih dolu. Günümüze bu kadar çok şeyi nasıl bozmadan getirebilmiş bu adamlar diye şaşırıp kalıyorsunuz, ve takdir ediyorsunuz. Şimdi ben size görmeden gelmeyin listesi yapıyorum. Ne kadarını görebilirseniz o kadar iyi. Bendeniz gezileri öncesi kendi mesleğinin gereklerini ciddi bir şekilde icra eden bir insan olduğumdan, kütüphaneden onlarca kitabı ofisime taşımaktan hiç çekinmedim Floransa'ya gitmeden evvel. Hele bir tanesini beraberimde de götürdüm itiraf ediyorum:)  Zira Uffizi Galerisi kendisi olmadan gezilmezdi kanımca. Bu kitapların birinde eski Floransa haritası vardı.

Florance: The City and Architecture kitabından


Gittiğinizde mutlaka kaldığınız otelde ve ya sağda solda herhangi bir Floransa haritası bulabilirsiniz ancak önceden gideceğiniz yerleri işaretlemeniz, hatta mümkünse günlük planlarınızı yapmanız hem zamanınızı verimli kullanıp az zamanda çok yer görmenize yarayacaktır, hemde anlamsız yere kendinizi yormanıza engel olacaktır. Bu harita da tarihi alanları göstermesi açısından işinize yarayacaktır.

1.Tatilde harcamalarınız büyük bir kısmı da  müzelere gidiyor. Floransa'da Uffizi Gallery bence görmeniz gereken en önemli müze.Müze gezmeyi seviyorsanız eğer,  Uffizi yi görmeden Floransa'dan gelme gibi bir lüksünüz yok bilmiş olun. Görebileceğiniz en önemli rönesans harikaları burada!  Benim Floransa'ya gitmeden evvel oluşturduğum listenin en başında geliyordu bu galeri, sizde mutlaka görün derim. Ben Şubatta gitmeme rağmen korkudan kuyruk bekleme derdi olmasın diye önceden online almıştım biletimi. Hiç sıra yoktu ama riske girmek istemedim çünkü okuduğum her yerde uzun bekleme kuyruklarından bahsediliyordu.Bu nedenle görmeden gelmemenizi tavsiye edeceğim bu müzenin biletini online alın! Sitesi de: http://www.uffizi.org/
Hatta burda görmeniz gereken en önemli eserler hakkında da birkaç şey bilmenizde yarar var.

2. Şehrin göbeğinde bütün haşmetiyle sizi selamlayan Cathedral , yani  Santa Maria del Fiore klisesinin ya tepesine ya da 444 basamaklı en yüksek çan tepesi olan Gitto's Campanile ye mutlaka çıkın ve bu manzarıyı görün!

3.  Basilica di Santa Maria del Fiore  nin vaftizhanesinin kapısının üzerindeki figürleri mutlaka inceleyin. Bunların herbiri ayrı bir olayı anlatmakta hatta bu amme hizmetini de üşenmeden yapabilirim. Önce şu listemizi bitirelim:)


4. Çok klasik ama şehri terk etmeden birkez de Michelangelo tepesinden şehre bakın. Bu güzel manzarayı da kaçırmamış olursunuz böylece..Orda ki Michelangelo'nun Davut heykelinin aslıda Galleria Acedemia da bulunmakta .


5. Ponte Vecchio da olmazsa olmazlardan elbette. Ama köprünün kendisini görmek için diğer köprülerden bakmanız gerekli doğal olarak. Ponte Vecchio yu güzel yapansa, içinde bulunan küçük kuyumcu dükkanları. Bunlar özellikle hemcinslerimin başını döndürebilecek güzellikte ürünler sergiliyor vitrinlerinde. Benim gibi bir Cameo hastasıysanız, paraya kıyıp birtane alınız, sonra pişman olmayınız. Buradakilerin pahalı olmasının sebebi, gerçek Cameo sanatını kullanmaları ve arka levhayı da gerçek altınla kaplamaları. Sadece Cameo takıları değil, aynı zamanda kırmızı mercanlardan da çok güzel kolyeler mevcut. Alışveriş listenizi yeniden gözden geçirmekte yarar var.

6. Uffizi Galery'nin hemen yanında bulunan meydan Piazza della Signoria da ki heykellerle de tanışmakta fayda var. Özellikle Medusa'nın kafasını elinde tutan Perseus takdire şayan.

7.Santa Maria Novella da bulunan Farmaceutica ( eski bir eczane de diyebiliriz) özellikle hemcinslerimin başını döndürebilecek çeşitte ürün sunmakta. Bu eski eczanede tamamiyle bitkisel kremler, parfümler,sabunlar sizleri bekliyor. En azından alamayacaksanız bile denemeden gelmeyin derim.

Bunlar en bilindik ve görülmezse olmaz yerleri Floransa'nın. Belirli günlerde kurulan pazarları, olmazsa olmaz deri aksesuarları, her köşe başında beliren tarihi binaları ve müzeleriyle Floransa burada yer almaya devam edecek. Ama bu sefer ki post burada bitsin, yoksa bu gidişle hiç yayınlayamayacağım:)