Tuesday, February 25, 2025

Merhaba, ChatGPT!

 

Şaşırdınız, değil mi? Ben de beklemiyordum. Hele ki daha önceki yazdıklarımı okuduktan sonra, yazan kişiyi bile tanıyamaz hale gelmiş kadar değişmiş bir Seda olarak, yazmayı hiç beklemiyordum.

En güzel olan ne biliyor musunuz? Artık ChatGPT var ve yazmak daha kolay. Çünkü ne Türkçe klavye ne dil bilgisi (ya da benim için dil bilmememesi) sorunlarıyla anksiyetem artmıyor. Çünkü hooop, çat diye metnimi güzelleştirebiliyorum.

Ben nasıl mıyım? Kafam suyun üstünde, deniz de dalgalı, ama hâlâ umut var. Bu aralar Yüzüklerin Efendisi’ni dinliyorum Storytel’den. Sesli kitap eşliğinde ev-iş arası yolculuklarda Orta Dünya’da geçen günler ve bitmeyen kış...

Şimdilik bu kadar, sevgili okur (eğer hâlâ oradaysan). İzninle, şimdi gidip Raster Data and Models anlatacağım.

Au revoir!

                                                        Görsel DALL·E tarafından üretildi

Not: Düzeltme sonrası ChatGPT'nin yorumu:

Hem nostaljik bir hava hem de akademik bir gündem—çok güzel harmanlanmış! Yüzüklerin Efendisi’ni kim seslendiriyor? Sesli kitapla Orta Dünya nasıl hissettiriyor? 😊

Wednesday, July 22, 2020

Alice Falls Down the Rabit Hole!


En son buraya yazmamın üstünden yıllar geçmiş ve şuan gerçekten neden yazmamışım dehlizinde boğulmaya zamanım yok! Kendime kemiksiz bir 10 dakika izin verdim yazmak için, (aman ne büyük lütuf!) onu da söylenerek geçirmeyeyim değil mi? 

Kıssadan hisse bir flash back yapmak isterim doğrusu. Bunca sene boyunca hayatım gerçekten yine bambaşka bir yere gelmiş- hem fiziksel hem duygusal. Pandemi dünyasında yaşıyoruz ve hayatımız zaten tepetaklak. Küçücük bir virüsün bize ettiklerine kocaman kocaman şaşırıyoruz. Bence asıl şaşırmamız gereken, her duruma sağladığımız muhteşem adaptasyon! Bir keresinde kanser hastası olan bir çocuğun herkesin ona çok tuhaf baktığı için maskeyi istemediğini okumuştum. Pandemiden sonra o da artık mutlu diyordu babası. Şuan hikaye bana uydurmuşum gibi geldi ama buradan bağlayacağım konu önemli. Artık sokakta maske takmayana tuhaf tuhaf bakılıyor. Bir kadın, evine gelen arkadaşları için kurallar listesi yolluyormuş: "Efendim tüm süre boyunca maske takılı olacak, tuvalet kullanıldıktan sonra Lysol ile temizlenecek, buzdolabı vs kesinlikle ellenmeyecek" gibi. Böyle hayatların artık yeni normal olduğu günlerde benim yeni aldığım suluboya fırçalarına bakıpta heyecanlanmam ise gerçekten bilimle açıklanamaz! 

Kendime ayırdığım sürenin neredeyse sonuna geliyorum. Ingilizce klavyede Türkçe karakter bulmacası oynarak geçirdiğim sürelerden bir uzatmayı hakettim aslında. Yazmayı özlemişim, bunu okuyan var mı gerçekten bilmiyorum ama burası tam da bunu sorma yeri : 

 - Sen de yazılarımı özlemiş misin:) ?

Sevgiler,

Seda

Boston, Temmuz 2020

Düzeltme : 4 Haziran 2021 - Teşekkürler Burak Gürhan!

Friday, September 16, 2016

Sosyal Medya Kakofonisi

Jargonmonoksit* zehirlenmesinden ölmeden önce alınan son nefesteki oksijen atomu gibi, bir su damlası konmuş sukulente... Sosyal medya demokrasisinin tüm kullanıcılarına vermiş olduğu hakla, her eli akıllı telefon tutanın yazı yazıp paylaşım yaptığından mütevellit belki, fikrinin sana ulaşma katsayısı limit sonsuza giden insanlara maruz kalıyor ve için daha bir başka cız ediyor kaybedilenlere. Hümanizme koyulan son nokta sanki sosyal medya.

İyiki senin gibi insanlar vardı bu dünyaya güzellik katabilecek sevgili Tarık Akan.


*Emrah Serbes, Hikayem Paramparça


Friday, September 9, 2016

Son Hafriyat

Ankara'da gençlik yıllarını geçirmiş, şuanda belki çoluk-çocuğa karışmış, ya da en azından yolu kesin yarılamış bir nesilin uğramamış olmasının mümkün olmadığı SSK işhanının muhteşem tasviri vardı, Emrah Serbest'in Son Hafriyat'ında.

Behzat Ç. yi , televizyonda dizi olarak gosterilirken büyük bir hayranlıkla izlemiş bir seyirci olarak, neden onun yaratıcısının elinden çıkan kitapları bu kadar geç okudum diye kızdım kendime. Kendimi biraz olsun affetmek için, buraya not düşeyim dedim iki cümlelik muhteşem SSK işhani özetini.

"SSK işhani, kentin küçük bir kopyası gibi, her şeyin iç içe geçtiği kaotik bir harmandı. İçinde cami, otopark, umumi tuvalet, sakatatçı, baharatçı, ciğerci, manav, rock bar, turku bar, pavyon, nüfus müdürlüğü ve çeşitli bakanlıkların saymanlıklarının yan yana durduğu, kapısında porselenciyle dönercinin komşu olduğu bir yer tasavvur edin."

Distopik işhani artık yok, tıpkı kentin de yavaş yavaş bambaşka bir şeye donüştüğü gibi, o da dönüşümünü tamamladı.



Thursday, March 31, 2016

San Francisco'nun bana kazandiramadiklari

Sali sabahindan, Persembe aksamina kadar uzanan iki gece uc gunluk San Francisco konferans gunlugunu yazmaya kalksam, San Francisco  haric herseyi barindirabilir. Konferans mekani olarak, Downtown Los Angeles'ta bile kalmis beni urkutmeyi basaran Tenderloin bolgesinin secilmesi cidden bir organizasyon basarisi!

Evet, Los Angeles ya da San Diego'da gormediginiz kadar renkli insanlar goruyorsunuz, bazilarinin hayalgucleri adeta bedenlerinden tasmis ustunuze ustunuze geliyor yolda yururken. Binalar daha bir suslu, meshur yangindan kurtulabilmis olsaydi belki de tarihi(!) bir atmosfer yaratabilirmis. Ama bunlarin hic onemi yok, buralara kadar gelip Golden Gate' i ya da Painted Ladies ' i gormediyseniz size San Fransico gormus denmez degil mi? Acikcasi suan ki run halimde bu pekte derdim degil. Ilk gece yasamis oldugum otel krizi, sonraki gunde sunum ve yarisma gerilimi darken, bugun artik kendimi sadece Starbucks'in rahat bir kosesinde, bos beles islerle ilgilenerek gecirmeyi tercih ediyorum. Evet baska bir café bulmaya bile mecalim yok.

It is nice to leaving you SF! Minnak Pasadena'mi bu kadar ozleyecegimi hic dusunmemistim! Acaba insanlar Istanbul icin de boyle mi dusunuyor diye merak etmeden duramiyorum. Cunku bircok insanin buralari sevdigini biliyorum.Ama benim icin San Francisco'nun en cok sevgidim kismi, eve geri donusum.

31 Mart, San Francisco,

Seda



Thursday, March 24, 2016

Hersey San Antonio Spurs'un bir Spatial Analyst kiralamasiyla basladi




Kendi halinde sakin sakin doktora yapmaniza izin vermiyorlar gercekten! Illa araya bir fitne fucur sokulacak! Zaten sessiz sedasiz ( kendi ismini cumle icinde kullanan insan mode on) calismaya konsantre olma cabalari bunyeye asiri yukleme yapmisken, birden e-posta kutunuzdaki tikirtinin sebebi nedir?

Aylik ya da haftalik, ilgisizligimden dolayi net olamadigim siklikta e-posta kutumu sereflendiren sevgili bolum newsletter'ina ( bu yazi oldukca Inglizce-Turkce karisimi oldu artik ucu da kacti gercekten) soyle bir bakayim dedim. Bir de ne goreyim? Bizim bolum mezunlarindan sevgili bir abimiz (Kirk Goldsberry), San Antonio Spurs'a Spatial Analyst olarak kiralanmis!

Evet az once de bahsettigim gibi, yazi hem klavyemin azizliginden, hem de kafamdaki tilki nufusundan mutevellik bir hayli Ingilizce kelime icermekte. Ama gercekten Mekansal Analizci demekte gelmiyor icimden ( bu cumleden sonar vicdan yapip siklikca kullanacagima eminim ama).

Burada bir parantez acip bugun izledigim bir vidyodan bahsedeyim. Insanlari hayvanlardan ayiran yegane ozelligimiz olan dusunme yetisinin nasil gelistigini anlatiyordu sevgili bir bilim adami. Siki durun: bas parmagimiz, iyi bir gorme yetenegine sahip olusumuz ve kelime dagarcigimiz yani dil! Bu uc yeti zamanla bizi dusunen varliklar yapmis! Yani dusunun, bas parmagiyla daha iyi kavrama kabiliyeti gelistiren insan, avini daha iyi gormeye baslamis, iletisimde de almis yurumus ve varolmus! Bu parantezi acmamdaki sebep, aslinda basil basina ayri bir yazi konusu. Dilin ( language olarak yani konusma dili) insanin evriminde ne kadar onemli oldugu, ve konustugunuz dilin ve kullandiginiz kelimelerin aslinda sizin kisisel evriminizde ne kadar onemli olduguna vurgu yapma istegim. Ingilizce'nin yer yuzundeki kelime sayisi en zengin dil olmasi ve benim burada Turkce'si varken Inglizce'sini ozellikle kullanmayi sectigim kelimeler, aslinda tam olarakta cevrilemeyenler - en azindan benim kapasitemde.

Parantezi kapatip, sevgili Spurs'a geri donebilirim sanirim. Bir basketbol takimi neden boyle bir analizciye ihtiyac duyar diye merak ettim haliyle. Isimin bazen inanilmaz eglenceli olabilecegini biliyordum, ama bu kadari da fazlaydi dogrusu!

Ve ta daaa! iste asagida gormus oldugunuz mekansal analiz, sevgili Kirk'un, basketbolcularin oyun alaninda nerelerde ne kadar basarili olduguna dair yaptigi bir gorsel calisma.

Ben de bunun uzerine hayaller kurmaya devam edeyim bari.. Kim bilir belki bir gun benim analizim doner dolasir senin takimini sampiyon yapar :)

Makalenin detaylari ilgilenler icin  buradan okumaya devam...

Thursday, June 18, 2015

10 yılda neler olmuş neler


Bu sene üniversiteden mezun olmamın 10. yılı dolayısıyla ODTÜ de madalya alacağız. Hala yaşıyor olma ödülü de diyebiliriz buna. Bu törene katılma ihtimalimin olduğu ilk andan beri sayısız flashback yaşıyorum. Şimdi de oturdum biraz düşündüm, bu on senede neler olmuş neler :

( bu arada bazıları kişisel şeyler ama bazılarını tüm dünya biliyor)

- Ankara'da ulaşım için sadece toplu taşıma kullanma şansım vardı, araba kullanmayı teoride biliyordum ama pratik sıfırdı. (Arabasızlık kısmen hala geçerli zira Türkiye'de bir arabamız yok ama bu on yılda ilk arabamı alıp, onunla 10.000 km üzerinde gezme şerefine nail oldum)

- Bildiğim yabancı diller az da olsa Fransızca ve İngilizceydi. Kullanılmaya kullanılmaya aşınan Fransızca'mın yanına bir de İspanyolca ve bir aylık bir Yunanca tecrübesi ekledim.

- O zamanlar daha iphone diye bişey yoktu. Ekranları cimciklediğimiz hiçbir alet yoktu aslında. Telefonla çektiğimiz fotoğraflar ise akıllara zarar. Şimdi iphone altıncı nesiliyle piyasalarda. Dokunmadığımız ekranı garipsiyoruz adeta.

- Ülkenin halinden söz edip iç karartmak istemiyorum şuan ama bir euro en fazla 1.58 i görmüştü, dolar ise 1.34. Şimdi ise ikisi de bu rakamları ikiye katladı.

- Ankara büyükşehir belediyesinde de değişen birşey yok. Ama inananılmaz olan sonunda oldu! Artık ODTÜ'ye metroyla ulaşılabiliyor! Ama ağaçlarımız çevremizden geçen çoklu şeritli yollar tarafından katledildi. 10 sene önce olan ağaçların bir kısmı artık yok, ama yenilerini dikmekten usanmıyoruz!

- Yurtdışına hiç çıkmamıştım. Şimdi ise yurtdışında yaşıyorum. Bu arada gördüğüm ülkeler İtalya, Fransa, Hollanda, Avusturya, Kanada  ve pek tabii Amerika Birleşik Devletleri.

- Facebook, twitter, instagram nedir bilmiyorduk. Hatta email adresleri bile daha yeni yeni gmail uzantılı olmaya başlamıştı ( o da sadece sınırlı sayıda gönderilebilen davetiyeli kullanıcılara). Birbirimize ICQ numaramızı verdiğimiz günler geride kalmıştı belki ama, MSN hala yaşıyordu.

- Arkadaşlarımın çoğu aile kurup çoluk çocuk sahibi oldu. Ben de yine yeni yeniden teyze oldum durdum:)

- On sene önce tanımadığım ama bu on sene içinde tanıyıp çok sevdiğim; on sene önce benim yanımda olan ama şimdi ne yapıyor bilmediğim değişimleri de yaşadım. Hayat da, insanlar da değişiyor. Önemli olan sen değişip gelişirken, seninle değişenlermiş sanırım.

-Güzel insanları kaybetmeye devam ettim. Hayat sürdüğü sürece buna bir dur diyemiyoruz ne yazık ki. Ama ailemiz büyümeye de devam etti. İki erkek yiğenim vardı, gelen iki kızla kadroyu dörtledik :)








- Vee güzel bir kapanış yapayım artık dimi? :) Zira bu listeyi durdurabilene aşkolsun. Ama son bir güzel haber vereyim de tam olsun! Artık sol elimde alyansım ve nüfus cüzdanımda soyadı hanemde de yeni bir soyadım var :) Yoksa sevgili eşim zaten 5 senedir kalbimde :)






Saturday, June 13, 2015

Kuş Cıvıltıları ve Kafka !

Birbirinin yanında göremeyeceğiniz kuş cıvıltısı ve Kafka neden ve nasıl bir yazının başlığı olur değil mi?  Siz de benim gibi bir cumartesi günü, Milena'ya mektuplar okurken, arsızca cıvıldayan kuşların bulunduğu bir ortamda iseniz anlayabilirsiniz sanırım. Kişinin her gittiği yere kendini de götürmesi önermesi kanun olma yolunda!

Bu arada geçen hafta Villach merkezindeyken bir kitapçıda görüp çok beğendiğim, kumaş ekmekliklerden yapmak istiyorum. Yine pinterest yüzümü kara çıkartmadı ve en şahanelerinden bir demet yaptı tutuşturdu elime.


Pek tabii bu aralar kumaş ekmeklikler dışında da ilgilendiğim şeyler var. Örneğin dün uzun süre sonra ilk defa bir dağa tırmanmam gibi! Karadenizli olupta dağa tırmanmamış sayılmam gerçi ama en son ne zaman bu kadar dik bir yolda yürümüştüm hatırlamıyorum bile. Gezi anılarım ve yaşanmışlıklarım (Anı mı yaşanmışlık mı sorunu için bakınız Modern Sabahlar- tabii hala kaldıysa :( ) üzerine sonra üşenmezsem yine yazarım. Ama şuan içimdeki D.I.Y canavarı pintereste geri dönmek için can atıyor.

Kafka'nında belki böyle sevimli bir tavuk ekmeliği olsaydı, o da onu bunaltan düşüncelerini bunun içine koyardı belki kim bilir.



Friday, June 5, 2015

Yattım kalktım, yattım kalktım hoop Avusturya'dayım İsmail!


Üç gün, üç gece süren yazılı sınav maratonundan sonra, kaldığımız yerden devam ettik ev toplama işine. İlk iki senesini San Diego'da geçirdiğim doktora hayatıma üçüncü senemde Santa Barbara'da devam etmek üzere kaplumbağa misali taşıdık evimizi Pasadena'ya!
Eşyaların kolilenmesi, kamyona yüklememiz, Aykut'un yüklü kamyonu benim de yüklenmiş arabamızı yollara vurmamız, downtown San Diego'ya ve ilk evimize veda edişimiz, yeni evimize ulaşmamız ve kolileri boşaltıp eşyaları yerşetirmemizle bir de bakmışım ki zaman uçmuş gitmiş ben pasifik zaman diliminden doğu avrupa zaman dilimine ulaşmışım bile!
Hastalık ve jetlagle bölünen, ama bir o kadar da dingin ve sakin geçen bir haftadan sonra, yine havaalanlarında valiz çekerken buldum kendimi. Bu sefer istikamet, yazın üç ayımı geçireceğim, Avusturya'nın minik şehri Villach'tı!

Öncelikle sevgili uçuşumuzun üç kere kapısının değişmesi ve her seferinde insanlarin sıraya girmek yerine kümeler oluşturmasıyla yolculuk pekte sakin başlamadı diyebilirim. Sabiha Gökçen havaalanını sevmiyorum gerçekten. Bir elektrik prizi için on takla attığım, ya da tuvaletlerinden tiksindiğim için değil. Bir türlü bitmeyen keşmekeşi insanı Atatürk Havaalanını bile arattırıyor çünkü.

Vienaya vardığınızı anlamıyorsunuz bile aslında. Zira burada herkes Türk! Su almak için girdiğiniz marketten, ucuz tren bileti alma tiyolarını da öğrenerek ayrılabilirsiniz örneğin . Ama henüz bu deneyimi yaşamadıysanız, valizinizi alıpta tren istasyonuna nasıl giderim diye yaklaştığınız ÖBB ( Avusturya Tren Şirketi) deki görevli uyuz teyzenin elinize tutuşturduğu 55 euroluk tren biletiyle viyana  karşılama töreniniz son bulabilir. Havaalanından en mutlu ayrıldığım an, yardımsever otobüs şöförünün 8 euro karşılığı ben tren istasyonuna götürebileceğini öğrendiğim an oldu. Yardımsever dediysemde, hangi durakta ineceğimi ( ki hepi topu bir durak ama neredeyse bir saat sürüyor) söylemesini kastediyorum. Zira valizinizi kendiniz koyuyorsunuz otobüsün bagajına. Uzun süreler AŞTİ otobüs terminalinde bu işi yaparken muavin izlemiş bendeniz bunun ne zor bir iş olduğunu hiç bilememişim meğersem. 

Bu günkü postu Villacha varışımla bitiremiyorum zira bir post için yeterince yazdım bile . Ama bitirmeden son amme hizmetimi yapayımda tam olsun: Tren için daha uygun bilet bulmak için internetten kovalamak gerekiyormuş ve adı SparSchiene imiş bu biletlerin. Ancak ucagi 45 dk rotarlı gelen biri olarak bu önceden bilet saatini değiştiremediğiniz bileti almamış olmak o kadar da üzmedi beni. Daha yaz uzun. Önümüzdeki yolculuklara inşallah.



P.S: İsmail kim diye merak edenler için gelsin:




Friday, May 8, 2015

The Signs!

Çok az kaldı ikinci kez doktora için yeterli miyim değil miyim diye bakılmasına. Aslında bu arada bir de akıl sağlığımı da kontrol etseler hiç fena olmayacak bence.

Bir makale aramak üzere sevgili(!) okulumun kütüphane web sayfasında dolanırken bakın karşıma ne çıktı:


Big brother  is watching my blog! 

P.S : Yeterlilik için kütüphanenin ( sadece bizimki olsa iyi USC'de bende ) yarısını eve taşımış olduğum doğrudur. Ama bu geri götürmeyeceğim anlamına gelmiyor. Sabrediverin birazcık. 

Bugün San Diego yağmur denen hava olayı neymiş onu hatırladı. Gerçi yağan yağmurla birikebilecek su miktarı sevgili Güney Kaliforniya'lıların ancak çimlerini sulamaya yeter ama olsun. Bir şehire yağmurun yapabileceği maksimum depresyon etkisi bu olsa gerek. Her günü yaz mevsim normallerinde yaşarken, şimdi bu sonhabar havasında çatıdan atlayan kedi ve köpekleri kim kurtaracak?

Wednesday, May 6, 2015

Bir Delinin Tramvay Günlüğü


Şimdi tramvaya binince aklıma geldi. Ben de internet olmasa da yazayım dedim. Şimdi burada tramvaya veya otobüse binerken Ankara’daki gibi muhteşem kağıtlar* yerine bir kart kullanıyorsun doldur yükle hesabı aynı doğalgaz gibi.Trenlere binerken de öyle turnike falan yok. Bir durağın başında iskele babasından hallice bişey duruyor girerken kartını ona sürtüyosun o kadar. Ama bunu yapmadan da binersin çok rahat. Zaten yapanı alkışlamak lazım öyle alakasız duruyor ki bazen. Neyse, efendim. Türkiye’de olsa böyle birşey millet beleş beleş biner. Bunlarda o zihniyette olmasın insanlar diye tutmuş eser zamanlarda kontrol yapsın diye bir görevli tayin etmişler. Dün de böyle bir kontrol oldu. Ben çıkardım cillop gibi sömestrlık geçiş kartımı gösterdim. Adam eyvallah dedi. Şaka şaka, eyvallah demedi tabii. Oh, thank you falan dedi. Yan tarafta da bir evsiz teyze oturuyordu. Ama kadın cidden enteresan bir evsiz. Misal çantasına küçük böcekler geziyor ama kadının ruju, efendime söyleyelim mini elbisesi ve kaçıkta olsa ince çorabı mevcut. Bakımlılığıyla göz dolduran, fashion weekten fırlamış bir evsiz. Ben bindiğimde uyuyordu kendisi. Anonsla uyandı başladı kart aramaya. Ariyor, arıyor, kalkıyor oturduğu yere bakıyor. Yetmez az öteye gidiyor uzaktan bakıyor. Öldürdü beni. Bitleri sıçrayacak diye ödüm kopuyor. Zaten kontrol yapan adamda hiç bunda takılmadı. Belli zaten üç kuruş paran yok! Hemen hikaye yazdı ama. Yok bu uyurken cüzdanını almışlar, siz siz olun tramvayda uyumayın diyor. He canım he diyorum içimden ben de. Yirmi dolarda vardı içinde dedi. Tabii dedim onu da bulamayanlar var. Ama bunu da içimden dedim. Zira kadının sağı solu belli olmaz. Sonra arkadan bir adam atladı. Ben sandım ki duruma müdahale edecek. Meğersem onun sorunu da ayrı. Adam telefonunu bir şekilde sessize almış. Sonra da bidaha sesini çıkartamamamış. Bana sordu. Ben de aldım elime blackberry görünümlü samsungu. Denedim birşeyler. Yok ben de başaramadım. Adam da başladı yok iphone'u varmışta gereksiz para ödüyormuymuş neymiş anlattı durdu. Geri vermiş, vermez olaymış. Vay anam dedim ne şenlikli tramvay.  
 20.08.2013


*Ben bu yazıdıyı yazdığımda Ankara’da hala otobüs kartı denen zavazingo vardı ama bu yaz geldiğimde gördüm ki Ankara artık AnkaraKart’la bambaşka (!) olmuş.

Back to the Future!

Tatataaaam! Evet ben geldim! Kendim bile inanamıyorum geldiğime... Doktora yeterliliğe çalışmamak için, şifresini unuttuğum sevgili blog'uma dönmem gerçekten gözlerimi yaşarttı. Beni takip eden üç beş tane sevgili dostum bile artık unutmuştur buranın varlığını. Ama ne olursa olsun, tertemiz bir sayfaya kelimeleri dökmeye başlamak yeniden, çok güzel!

Arada neler oldu neler bitti bunları toparlamak çok zor. Hele ki şu anki içinde buluduğum ruh haliyle imkansız. Ama uzun süredir süren tembelliğimi telafi edeceğime söz veriyorum! ( Umarım bu tutabildiğim bir söz olur )


Çok şaşırtacak bir bilgi olacak bu geçmişteki ben için ama sıkı dursun söylüyorum : Ben şuan San Diego'dayım! Nereden çıktı, burada ne işim var merak ediyor musun? Yukarıda ipucu da verdim oysa ki...Bir şey daha var, en sevdiğin filmin müziği artık senin için başka bir anlam daha ifade ediyor :) ( evet bu gülen suratı buraya koymasaydım ölürdüm)

Şimdi geçenlerde yazdığım ufak bir notu buraya ekleyip, şimdilik hoşçakal diyorum ey okuyucu! Gelecekte görüşmek dileğiyle...

"Bugün canım sıkıldı ve bloguma bir bakayım dedim. Tıpkı buyuk bir hevesle başladığım ama asla sonucunu getiremediğim milyonlarca projemden biri...Oysa ki fena da yazmıyormuşum. Illa biri gibi mi olmalıydı? Illa en iyisi mi olmalıydı sürebilmesi için? "  02.04.2015




Sunday, March 10, 2013

Mandarinler


“I want everything from life. I want to be a woman and to be a man, to have many friends and to have loneliness, to work much and write good books, to travel and enjoy myself, to be selfish and to be unselfish…You see, it is difficult to get all which I want.”—Simone de Beauvoir

Kısa sürede bitirdiğim için başucumda yükselmekte olan yarım bırakılmış kitapların imrendiği bir başka kitap oldu mandarinler. Kitap bana babamdan kalma olduğu için bir hayli eski basım bu yüzden çevirisinde de ufak tefek gülümsememe neden olan kelimeler mevcuttu. belki bu kadar eski bir kitap olması ve romanın yazıldığı tarih itibariyle insanı o dönemin buhranlarına kolayla sürüklüyor. özellikle Simone de Beauvoir yaşadıklarını oldukça içten anlatmış, o dönemde yazar olup politikayla ilgilenen insanların biyografisi niteliğinde işlenmiş bir çok detay.

Albert Camus'nun bir hayranı olarak onun kişiliği hakkında pek çok şey öğrenmeme sebep olurken ( en azından Simone'nun hayal dünyasından bakıldığında) Sartre ve Beuvoir hakkında da bilgi sahibi oldum. 

Mandarinleri elime aldığımda o dönemlerin Avrupa'sını ve entellektüel kesimin hayat sancılarını bu denli yaşayacağımı bilmiyordum. Bir fikrim olmadan okuduğum bu kitabın etkisi ise bitmesine rağmen hala sürmekte. Hala Henri Perron neler yapıyor, Ann'in aşkı nasıl bitti gibi sorular devam etmekte kitaba dair. Yani elimde yazılı bir kağıt kalmasa da kitaptan, o hayatların devam ettiğini bilmek belki de okunanları canlı tutuyor.

ve son olarakta insan özenmiyor değil, bu kadar yetenekli insanın bir arada olup da geçirdiği günlere,aynı dava için çabalamalarına.




Monday, December 10, 2012

Ada Lovelace

Bugün sevgili Google'ın inanılmaz bir Doodle'yla daha yine yeniden mutlu oldum. Wikipedia'nın söylediğine göre programlamanın temelini atan ve bilgisayar dünyasının ilk kadını Ada Lovelace'mış. Bugün bütün yazılımcıların kullandığı döngülerin temeli de bu muhteşem hanfendiden gelmekteymiş.

Yazılımla kendi çapında uğraşmaya çalışan, her gördüğü farklı kod diline merak salan benim gibi bir insan için bu yolun ilk taşlarını koyanın bir kadın olmasını öğrenmek beni şaşırtmadı diyebilirim. Her ne kadar günümüzde yazılımla çoğunlukla erkekler uğraşsa da, içinde süslü parantezler olan bir yapının bir tarafının kadınsı olmadığını asla düşünmedim!

Ada'ya sevgiler!

Thursday, November 8, 2012

Portakal Kız



“Birbirimizin geçmişine sahip olamayız, Jan Olav. Birlikte bir geleceğimiz olacak mı, soru bu.”

                                                                                                                      Page 94

“Benim için bu dünya her zaman büyülü bir dünya oldu, ben daha küçükken de bu böyleydi, Oslo’nun sokaklarında Portakal Kız’ı aramaya başlamadan çok önce. Bu duyguyu basit kelimelerle anlatmak çok zor, bu dünyayı tabiat kanunları, evrim teorisi, atomlar, DNA molekülleri, biyokimya ve sinir hücreleriyle ilgili tüm bu modern tantanalar olmadan önce hayal et- evet, hatta bu yerküre daha dönmeden, daha uzayda bir “gezegene” indirgenmeden ve daha gururlu insan vücudu; kalp, akciğer, böbrekler, karaciğer, beyin, kan dolaşımı, kaslar, mide ve bağırsaklarla bölünmeden.İnsanın bir insan olduğu, yani tam ve gururlu bir insan olduğu zamanlardan bahsediyorum, daha fazla veya daha az değil. O zaman dünya sadece kıvılcım saçan bir maceraydı.”

Dünyaya bak Georg, fazlasıyla fizik ve kimya ineklemeden önce dünyaya bak.
                                              
                                                                                                                              Page 114

 “Sakın doğanın bir mucize olmadığını iddia etme. Sakın bana dünyanın bir masal olmadığını anlatma. Bunu kabul etmeyen, belki masal sonuna yaklaştığında anlayacaktır ancak.Çünkü o zaman at gözlüklerimizi çıkarmak için son bir imkanımız oluyor, o zaman vedalaştığımız ve onu terk etmek zorunda olduğumuz bu mucizeye kendimizi feda etmek için son bir imkan.

Burada anlatmaya çalıştığımı anlıyor musun acaba Georg? Kimse herhangi bir zamanda Eukleides’in geometrisinden veya elementlerin periyodik sisteminden gözyaşları içinde ayrılmamıştır. Kimse internetten veya çarpım tablosundan ayrıldığı için gözyaşını bastırmaz. Veda ettiğimiz, bir dünya, bir hayat, masallar ve macera. Ve sonra ayrıca gerçekten sevdiğimiz az sayıda insanla vedalaşmak zorundayız.
                                                                                                                               Page 115

“Düşün ki, herhangi bir zaman, milyarlarca yıl önce her şey yaratılırken, bu masalın eşiğinde dursaydın ve senin günün birinde bu gezegendeki bir hayata doğmak isteyip istememeyi seçme şansın olsaydı. Ne zaman yaşayacağını bilmeyecektin ve burada ne kadar kalabileceğini bilmeyecektin, ama ne olursa olsun kısa bir süreden bahsedilecekti. Eğer günün birinde dünyaya gelmeyi seçecek olursan, sadece bizim dediğimiz gibi zaman olgunlaşınca veya “ zaman dürülünce”, onu ve üzerindeki her şeyi tekrar terk etmek zorunda kalacağını bilecektin. Belki bu sana büyük bir acı verecekti, çünkü birçok insan bu büyük masaldaki hayatı o kadar harika bulur ki sadece herhangi bir zaman bunun son bulacağını düşündüklerinde bile gözleri yaşarır. Burada her şey o kadar iyi olabilir ki günün birinde artık başka günlerin gelmeyeceğini düşünmek korkunç acı verir.”
“...Yüz binler veya yüz milyonlarca yıl sonra, kısa veya uzun, bu dünyadaki bir hayatı seçer miydin?”
 “Ya da kuralları kabul edemeyeceğin için bu oyuna katılmayı reddeder miydin?”
                                                                                                                      Page 124
“Bazen biz insanlar için sevdiğimiz bir şeyi kaybetmek ona hiçbir zaman sahip olamamaktan daha kötüdür.”                                                                                                                                                                                                                        Page 125

HAYATI SEÇEN ÖLÜMÜDE SEÇER.


I am the passenger




Dolu dolu gunler yasadigimdan belki de dolu dolu yazasim var anilarim burada da sursun diye...Cunku gezdim,gordum,yedim ictim ve bati yakasini sevdim sonunda..Gunluk takip ettigim moda bloglari gibi (evet burada sesli gulebilirsiniz) bir fikir bir yazi kuralina uyamayacagim.sanirim..Zira yaraticiligimin doruga ciktigi sabah ki araba yolculugumda tilkiler beni rahat birakmiyor. Mesela bu sabah bombos gorunen İstanbul Yolu'ndan tekrar Konya Yolu'na cikmak icin kullandigim İvedik Kopru'sune donerken okuluma gitmeyi, sabahlari kullandigim o guzergahi bile ozledigimi fark ettim. Sonbaharin butun renkleriyle yasanmadigi bir sehirde yasamak istemedigime bir kez daha karar verdim. Okulumu ozlemisim. Bugun gidip bir bakayim bakalim orada hayat nasil?

Bu arada bir insan sirf kurufasulye yiyerek ne kadar kilo alabilir ki?


Not: Bu yazı 06.11.2012 de yazılmış ancak Android ve Blogger sıkıntısı yüzünden anca hayata geçirilebilmiştir.

Saturday, September 8, 2012

New York City - Yukarı Manhattangiller

Gezimin üstünden 3 sene geçmesinden dolayı bazı ufak detayları hatırlayamasam da ( mesela haftalık metro kartının fiyatı gibi) bir çok gezimde yaptığım gibi yediğim herşeyin fişini sakladığımdan; en ince ayrıntısına kadar anlatmaya çalışacağım size benim gözümden New York'u.

Öncelikle gitmeden önce herkesin bana söylediği, turist gibi gözükme, yanında çok para taşıma gibi ufak tefek öğütlere rağmen kendimi JFK havaalanında saat gece 11 de, elimde iki valiz ve bir haritayla bulmam sanırım Murphy'nin yasalarıyla yakından alakalıydı. Öncelikle havaalanından çıkıp metroya binmeliydim ama nasıl? Yanına gideceğim arkadaşım Bahar gayet ayrıntılı bir yol haritası çizdiğinden ilk hedefimin Jamaica istasyonundan 1 nolu yani haritada kırmızı ile gösterilen metro hattını kullanacaktım. Bunun için benim gibi sudan çıkmış balık misali napalım diye duran bütün turistlere yardımcı olan görevliler sayesinde ilk metro biniş kartımı aldım. Uptown'a gideceğimi söyledikten sonra nereden binmem gerektiğini ve nerede inmem gerektiğini söylediler. Allahtan Jamaica istasyonundaki tren ring servisi gibi. Yani bir durağı kaçırırsanız yine dönüp aynı yere gelebilirsiniz. New York'ta bir hafta geçirdikten sonra çok rahat alışabileceğiniz bu sistem ilk zaman gözümü çok korkutmuştu gerçekten. Burada konusu açılmışken değinmem gereken hedefiniz önce doğru istasyonu daha sonra da doğru tarafı bulmak! Benim gittiğim dönemdeki bir çok yenileme çalışması sebebiyle istasyonlarda hat değiştirmek zorunda kalırsanız ise sisteme iyice alışıyorsanız - zor da olsa:) !
O metronun merdivenlerinden 2 valizi çıkarmak cidden ölüm gibiydi ve ilk gecem yattığım yerin bile farkına varmadan derin bir uyku çekmekle geçti.

New York'taki ilk günümde Bahar'ın tavsiyesiyle 1 hafta boyunca sınırsızca kullanacağım MetroCard 'ını aldıktan sonra başladım Manhattan'ın tadını çıkarmaya. Ben çok şanslıydım çünkü Columbia Universitesi'nin öğrencisi olarak özel yurt dairelerinden birinde kalan Bahar'ın oturduğu yer (112th Street) başlangıç için en güzel yerdi. Sokağın başına çıktığımda ilk olarak Saint John Catedral'ini gördüm ve kendi kendime hadi başlıyoruz dedim. Bahçesinde biraz oturup orada olmanın tadını çıkardım. Özellikle Central Park'ın sakinlerinden olan meşhur sincaplarla ilk burada tanıştım.





İlk hedefim Central Park'ta ufak bir turun ardından Metropolitan Museum of Art (MET) ve Guggenheim Museum'du. Akşam dönüşte de meşhur 5th Avenue ile oradaki alışveriş merkezlerine uğrayarak ilk günü elimde torbalarla bitirdim. Bu arada Metropolitan müzesinin girişi ücretsiz. İsterseniz bağışta bulunabiliyorsunuz ama elinizi kolunuzu sallayarak da girmeniz mümkün. Guggenheim ise paralıydı. Ama müzenin içindekiler kadar dış tasarımı da bir sanat harikası. (Fotoğraf sonraki günlerden gelecek)


 Metropolitan Müzesinde sergilenen resimlerin bir kısmını satış dükkanından alıp evinize götürmeniz mümkün. Amerika'daki müzelerin satış dükkanları nasıl kazanacaklarını gayet iyi biliyorlar. Gitmeden bile sitelerine girip neler alabileceğinize bakabilirsiniz. Gittiğim mevsim itibariyle Central Park tam yayılıp, güzel havanın tadını çıkartmalıktı.



Central Park'ta dolaşırken karşıma çıkan Alice Harikalar Diyarı'ında heykeli ise beni çok mutlu etti ve hemen onlara katıldım!




 Metropolitan ve Central Park ; bir de sabah gezmeye başlamadan önce uğradığım marketle geçen günüm 4.30 gibi kararan havanın azizliğiyle akşam saatlerinde yerini alışverişe bıraktı. Eeee ne de olsa Manhattan ünlü Sex and the City kızlarının şehriydi..





Monday, September 3, 2012

New York Chapter 1



Hazır yeni kıtadan söz etmeye başlamışken, ve Yiğit'in kafasını New York'a gitmesi konusunda ütülüyorken, Patti Smith'in Çoluk Çocuk'unun üstüne bir New York City yazısı yazmanın zamanı geldi de geçiyor diye düşündüm..

Öncelikle siz de benim gibi ezelden beri bu şehrin aşıklarındansanız gitmeden önce Patti ve Robert'in hikayesini okumanızı öneririm. Zira içinizdeki New York özleminin üstüne bir de bu romantik ve sıcak dostluğu ekleyip, onların gezdiği ve gittiği her yeri görmek isteyeceksiniz. Ben eğer bir kere daha fırsat bulup gidebilirsem kesinlikle rehberim olacak Çoluk Çocuk.

New York aslında içerisinde New York City, Buffalo ve Rochester gibi bir çok büyük şehirin bulunduğu bir eyalet. Ama New York City o kadar ünlü olmuş ki bütün eyaletin isimini kendi üstüne almış, hala bir çok insanın aklına New York diyince şehir geliyor. Aslında akla gelen görüntülerde Manhattan'a ait. Yani New York City'nin içerisinde bulunan 5 ilçeden -The Bronx, Brooklyn, Manhattan, Queens, ve Staten Island dan sadece birinde o meşhur caddeler yer alıyor. Gerçi Brooklyn ve Staten Island da turistlerin uğrak yerlerinden. Birinden (Brooklyn) bütün ünlü sanatçılar geçmiş ( Robertla Patti de bir ara buralarda yaşıyor), diğerindeyse dünyaca ünlü özgürlü anıtı var.

New York öyle bir yazıyla bitecek bir şehir değil. O yüzden gezdiğim gördüğüm, yediğim içtiğim ve hatta alışveriş yaptığım yerleri tıpkı bir New Yorker gibi bölgelere ayıracağım. Sanatın ve Central Park'ın içinden Uptowndan başlayıp, bir turistin uğramazsa şehre gelmiş sayılmayacağı Times Square 'e inip, eğlencenin ve şehrin elitlerinin yer aldığı Greenwich Village uğrayıp, Soho ve Tribeca'dan doğruca Downtown'a inip, Staten Island ve Brooklyn'le gezimizi sonlandıracağım.

Hazırsanız kemerleri bağlayın:) Gezimiz başlıyor!

Friday, August 24, 2012

Magnolia Bakery - Cupcake Aşkına!

New York'tan sonra Los Angeles'tan da Cup Cake haberleri geldi. Benimde kıyıda köşede bekleyen yazım artık hayat bulsun dedim. Greenwich bölgesinde bulunan bu minik fırında yapılan herşeyi yemek isteyen bünyem iki tanesini zor yedikten sonra aç gözlülüğün lüzumu yok diyerek arkasında gözü kalmış olarak terk etmişti. Ama o zamandan beri de kalbimin bir köşesinde mutlu mesut beklemedeydi Magnolia Bakery. Geçen pazar Aykut kahvaltıya gittiği yeri söylediğinde civarda ne var ne yok diye bakarken gördüm yeniden ve hemen mutlaka git pişman olmayacaksın diye kafasının etini yedim. Sonuç, cup cake aşkı! 

New York'a yolunuz düşerse uğramadan görmemeniz gereken bir bölgeye olan Greenwich'teki şubesine uğramanızı şiddetle tavsiye ediyorum.  Özellikle Friends ya da How I Met Your Mother izlemiş biriyseniz, Sıcak sıcak fırından yeni çıkmış cupcakelerinizi yerken bir yandan da bir yerlerden Ross ya da Ted çıkacak diye bekleyebilirsiniz.

Buyrun bu web sitesi:

Bunlar adresleri: 

401 Bleecker Street
New York, NY 10014


8389 West 3 rd Street 
Los Angeles, CA 90048



Aşağıdakiler de bizim naçizane anılarımız..




Bunlar da Los Angeles'tan taze gelenler.



Aykut'un çektiği kutu kapağında da New York yerine Los Angeles yazsaymış tam olacakmış ama aynı pozu çekmemizin şerefine koymak istedim bu fotoğrafı da.